#ankara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#ankara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ağustos 2020 Salı

Kırmızı Bavul

     Sene 2012. Ben liseyi henüz bitirmiş ve ailemin istediği bölümü kazanmak için üniversite sınavına canla, başla hazırlanmıştım. Lisede olduğu gibi üniversitede de onların istediği okula gidecektim. Ailemin istediği adam olma yolunda emin adımlarla yürüyordum. Sınav geldi çattı, sınava girdim ve evet, istedikleri bölümü kazanmıştım. Üniversiteye online kaydımı yaptırdım ve gideceğim günü saymaya başlamıştım. Bu sırada yaz boyunca sanayide çalışmış ve biraz para biriktirmiştim. Bu para ile yaklaşık iki hafta Didim’de tatil yaptım. Oradaki arkadaşım, beni lunaparkta gondola bindirmiş ve ben, gondol en tepedeyken indirin beni, diye haykırarak zorla durdurtmuştum. Ah! Neyse, rezillik diz boyunu aşmış. Bunu ben de hatırlamak istemiyorum. Tatilden memlekete döndüm ve okula gidişime bir hafta kadar süre vardı, günler gittikçe daralıyor ve zaman hızla akıyordu. Okula gitmeme iki gün kala şu düşünce zihnimi kemirmeye başladı: Oğlum Uğur, hayatın boyunca pişman olacağın bir karar vermek üzeresin. Sen bunu istemiyorsun, mutsuz bir beş yıl geçirmeye de katlanamayacaksın! Senin istediğin bu değil. Bu, benim sorgulamalarımın ilki ve atasıdır. Vazgeçtim ve okula gitmeme iki gün kala aileme istedikleri adam olamayacağımı söyledim. Tabi bunun üzerine bir sürü kavga gürültü filan oldu. Kışa kadar bir pastanede çalıştım. Tost yaptım, döner kestim, baklava dağıttım. Artık aylar Ocak’ı gösterdiğinde kar yağmaya başlamış ve bizim ilçe kar altında kalmıştı. Bu zamanlarda hiç tahmin etmeyeceğim bir insan aradı ve Ankara’da bir iş olduğunu, gelmek istemem dahilinde kalacak yer, yemek ve sigorta vereceklerini söyledi. Kafama yatmıştı. Bu, benim için bir kaçış yoluydu ve ben kendi yolumu bulmak zorundaydım. Fırsat kendisini önüme altın tepside sunmuştu. Ve ben, ruhen ve yerleşik olarak ilk yolculuğuma çıktım. Düşüncelerim sivri kayalar gibiydi ve dokunduğunu kesiyordu. Kendime en ucuzundan tekerlekli kırmızı bir bavul aldım. O zaman okuduğum dünya klasiklerimi ve eşyalarımı -henüz yazmaya başlamadığım dönem- tıkıştırdım ve Ankara’ya doğru yol aldım. Yaklaşık olarak üç ay orada çalıştım ve sonunda hakkımı aradığım ve insanları örgütlediğim için beni işten kovdular. Çaresiz memlekete döndüm. Döndükten bir hafta sonra orada tanıştığım birisi aradı ve Fethiye’ye çağırdı. Oraya da onun yanına gittim ve bir ay kadar çalıştıktan sonra yine işten kovuldum. Neymiş efendim? İşten kaçıp kaçıp Ölüdeniz’e yüzmeye gidiyormuşum. Peh! Bundan sonrası mühim. Şu an hatırlayamadığım kadarıyla kırmızı bavulumla birçok şehirde yaşadık, birçok insanla tanıştık ve birçok hikâye dinledik. Ülkenin dört bir yanını gezdik. Yaklaşık yedi yıl boyunca bir sağa bir de sola savrulduk durduk. Onunla Kars’a dahi gittik. İstanbul’da modellik yaptığım o kısa dönemde de yanımda o vardı. Taksim’de sokaklarda yattığım gecelerde yanımda o vardı. Birçok bakir yerde kamp yaptık, birçok yürüyüşe, yüzlerce otostopa çıktık. Kaçak trenlere ve vapurlara bindik filan. Kırmızı bavulum, hayatımı eleştirenlerden daha çok şehir görmüştü. Beraber bir kez daha üniversiteye gitmiştik. Onu da bıraktık. Gittiğimiz şehirlerde dinlediğimiz hikâyelerden yola çıkarak bir karakter yarattık ve üzerine iki kitap yazdık. Zaman bizim için hiç durmayan bir nehir kadar hızlı akıyordu ve biz, o lanet nehirde kâğıttan bir sandaldık. 

     Geçen yıl… Ben yerleşik hayata geçmeye karar verdim. Kırmızı bavulum, yedi yıllık çılgın maceralarımızdan sonra artık beni yarı yolda bırakmaya başlamıştı. Aydın’da tutmacı koptu, Salda Gölü’nde tekerleği kırıldı. Çanakkale’de fermuarları bozuldu. Her seferinde tamir ettim ama artık vücudu acı çekmek istemiyor ve onu bırakmam için bana yalvarıyordu. En yakın dostum beni artık istemiyordu. Kim bilir, belki de artık kendi başına bir bütün olmuştu ya da ben yarım kalmayı seçmiştim, hep bir eksik kalmayı… Hayatım boyunca yaşadığım en büyük acı, yaşadığım en büyük yalnızlıktı bu. Sanki içimdeki ormanı yakmışlar, içindeki bütün böcekler, kuşlar, yeşillikler, ağaçlar yok olmuştu ve yerine otel dikmişlerdi. Artık yaşamım beni sürüklemiyordu ve ben Ankara’da idim. Kısa bir süre sonra onu ait olduğu yere bıraktım ve yaktım. Daha fazla acı çekmemeliydi. Ardından evime döndüm ve hüngür hüngür ağlayarak ilk şiir denememi yazdım.

 

Kırmızı bir dünya vardı elimde
Yaklaşık altı yıl önce
Terk ettik evimizi kırmızı bavulumla
Ve çıktık yola
Birçok şehir gezdik
Birçok film izledik
Birçok kitap okuyup;
Birçok hikayeler yazdık.
Yetmedi;
Yeni duygular keşfettik
Yeni hayatlara dokunduk
Birçoğunda aylar süren mücadeleler verdik
Ve şimdi Ankara'dayız

Yaklaşık beş aydır.
Sokaklarda yattığımız günleri özlüyorum
Evren bize bir ev verdi burada
Konargöçer hayatı geçtik
Ve bu bizi tatmin etti
Göremediğimiz adımlara evren dedik
Evren bizi yoldan etti
Göçten sürükledi

Fark etmedik
Ve küfrettik ona.

Hoşça kal eski dostum.  

 

Kulağımda Gemide filminin sonunda çalan o duygusal müzik yankılanıyor.  Ve hiç kimse aradığını bulamıyor.


26 Mart 2020 Perşembe

Umut






     "İçinde çok yoğun bir mutluluk barındıran ama aynı zamanda patlamayı unutmuş bir volkan kadar yalnızsın. Defalarca sordum kendime, bu nasıl olabilir? Sonu çıkmaz sokak. Güvenini hiç mi ettiler? Güvenemiyor musun kimseye?"

     "Hiç kimse güvenimi falan hiç etmedi. Sadece ben, yalnız kalmam gereken zamanı bildim, o kadar. Tam tersi aslında, herkesi ayrı ayrı seviyorum, herkese ayrı ayrı güveniyorum. Bana da yalan söylendi elbet ama ben hiç kimseye aynını yapmadım. ve affettim, işin açıkçası bu beni daha mutlu ediyordu; affetmek."

     "Yalnızsın."

     "Belki de. Fakat benim kalabalığım zihnimdeki ucu bucağı olmayan sorulardır. Bu kalabalığın nedeni, amacı ve cevabı olmayan düşüncelerim."

     "Bu düşüncelerin sonu çıkmaz sokak."

     "Çıkmaz sokaktan kastının ne olduğunu biliyorum. Fakat ben, o çıkmaz sokağın sonuna geldiğimde; o sondaki duvara sırtımı yaslayıp yaşadıklarıma şöyle bir bakacağım. Ben geçmişe bakarken ise sırtımı yasladığım duvarın bir köşesinde bir çiçek filizlenecek ve bana başka bir dünyanın kapısını açacak. Yeni bir dünyanın, yeni bir düşünce biçiminin kapılarını..."

     "O ânı göremeyeceksin."

     "Biliyorum. Benimkisi sadece bir umut, olmayacağını bile bile hem de. Fakat sen, bu kadar karamsar olduğun sürece o çiçek senin adına hiç filizlenmeyecek."

     "Umudum yok zaten, boş ver."

     "Senin hayatın, senin kararların."

     Ve dağıldılar.

<a title="blog sözlük" target="_blank" href="https://blogsozluk.com/biri/yildirimbeyazid"><img alt="blog <a title="blog sözlük" target="_blank" href="https://blogsozluk.com/biri/yildirimbeyazid"><img alt="blog sözlük" style="width:100%; height:auto; max-width:207px; border:none;" src="https://blogsozluk.com/uploads/rozet/rozet9.png"/></a>

25 Ocak 2020 Cumartesi

Osmaniye'de Küflü Bir Otel Odası - No: 31

     
     Saat gece 23.00'da giriş yaptım buraya. 31 numaralı odayı verdiler. Bu bir tesadüf mü? Tesadüflere inanmadığımı var sayarsak, hayır. Otel sahipleriyle biraz ülkeyi kurtardık az önce aşağıda yarım saatliğine. Odaya çıkmam buçuğu buldu. Soğuk...  Uyuyamıyorum, kıvranıp duruyorum buz kesilmiş taş yatakta. Saat sabah altı oldu, kıvranıyorum hâlâ. Bu saate kadar iki dakikalık bir uyku uyudum, bu uyku tüm geceye bedeldi. Onda da rûyâ görüp uyandım. Camdan dışarıya bakıyorum. Saatin kaç olduğunu bilmiyorum. Güneş doğmaya yüz tutmuş, oda küf ve sigara kokuyor. Garip bir otel odası. Bununla beraber ölmeyi istiyorum. Kötü bir otel odasında ölü bulunan saygın yazar! Saygın? Yazarlara saygı duyulmaz, olsa olsa hikâye anlatılır. Numara 31... Her yerde bu, kaçamıyorum ve beni hep bu numaraya lâyık görüyorlar. Bi önemi var mı? Yok! Sonuç hep aynı, 31! Küflü bir otel odasında geberip gideceksin! En azından ölünce belki saygı duyarlar! Ne önemi var? Ölülere dahi saygı duymayan milyonlar var. Evet, Can Yücel'in mezarına saldırmışlardı. Herkes gebermeli. Kinini kendine sakla. Böyle bir odada geberip gideceksin böyle giderse. Canım sağ olsun.

     Ne yapmalı? Az sonra kadın gelecek. Az sonra? Yani yaklaşık beş saat sonra falan. Sonuç? Ondan sonrası yine küflü bir otel odası, numara 31. Bu nasıl bir hikâyeye dönüşecek? Bak, şöyle: Küflü bir otel odasında bir sabah uyandı, hiç uyumamıştı. Soğuktu, üşüyordu ve koku sarmıştı etrafı; küf ve sigara kokusu. Kalktı, perde hafif aralıktı. Güneş henüz doğmaya yüz tutuyordu. Bulutların ardındaki kırmızılığı görebiliyor. Bir sigara yaktı, ayak yoluna döndü ve işemeye gitti. Odaya döndü, montunu giydi ve şapkasını çekti. Yatağa konuşlandı tekrar. Belki bu sefer üşümez ve uyurdu. Çoraplarının ayağını yaktığını fark etti, çıkardı onları ve baş ucuna koydu. Her şey gibi onlar da kokuyordu. Sonra? Uyumayı denedi. Az sonra kadın gelecekti. Birkaç saatlik uyku merasiminden sonra kan çanağı olmuş; yorgun, kıpkırmızı gözlerle uyandı. Ellerini ve yüzünü yıkadı. Dışarı çıktı, fıstık heykelinin önünden geçti ve kadınla buluşmak üzere parka gitti. Oturdu ve üzerinde çalıştığı hikâyesini yazmaya koyuldu. Olayın tam hararetli bölümünü yazıyorken kadın geldi, sarıldılar. Beraber oralet içmeye gittiler. Oralet? He... İyi, peki. Kadın öğretmendi, öğle arasına çıkmıştı. Yemek yemediler. Kahvaltı da etmemişti. Oraletten sonra kadını yolcu etti. Biraz gezdi, ağırdı yükü. Tam yirmi beş yıl kadar. Akşama kadar voltaladı etrafta. Akşam olunca tekrar buluştular. Bu son muydu? Yoksa başlangıç mı? Yoksa başlangıç için son yahut son için başlangıç mıydı? Bilmiyordu. Bilinmezliklerle boğuşmak onun kaderiydi. Kadere inanmıyor ki. Burada biraz da olsa inancı geliyor. Günün sonunda iki bira atıyorlar, beraber şarkı söylüyorlar, çok güzeller. Bu anlar çok kıymetli, çok değerli anlar onun için. Böyle anların nâdiren yaşayacağını biliyor. Ve artık dönüş vakti. Dönmek istemiyor ama dönmek zorunda. ''Sarıldılar, bir kitap düştü yere, kapandı bir pencere, ayrıldılar.'' -Nâzım Hikmet- Evet, mecburiyetler... Bitti. Bu kadar mı? Bu hikâye ne kattı ona? Yaşam, hayat, düşünme biçimi. Unuttun mu? Küflü ve soğuk bir otel odası, düşünmek ve uyumamak için iyi bir fırsat onun için. Her şeyden biraz kopartarak kendi yaşamını şekillendiriyor bu sayede. Hayat, onun için bir azap. Düşünen insanlar için hayat bir azap. Korkmuyor mu bunları yaparken? Alışkanlıklar... Onun kalbini her defasında parça pinçik ediyor. Ama zorunda... Bir gün ölebilmek için düşünmek zorunda, sevmek zorunda, onun için yaşamak zorunda... Üzülüyorum ona, bir türlü çıkamıyor o karanlık kuyudan. El uzat, belki seni dinler. Uzattım fakat yaktı elimi içindeki ateşle, yaşam ateşiyle. O zaman kendi hâline bırakalım. Kendi haline... Kendi... Ve kadeh tokuşturma sesi. Şimdi bitti.



15 Ağustos 2019 Perşembe

Ağır Çekim

     Geçen gün şöyle bir manzaraya denk geldim; Camdan dışarıya bakıyordum her zamanki gibi -bilirsiniz dostlarım, gözlem yapmayı fazlasıyla severim- yaşlı bir kadın elinde bastonuyla ağır ağır yürüyor yolda. Beni fark etti ya da her zaman o pencereden ona baktığımı fark ettiği için bana bakmıştı, bilmiyorum. Gülümsedi bana ve yoluna devam etti. Ben de tanıyorum bu kadını elbet, zaten civarda beni tanımayan evsiz sayısı çok azdır. Kadının üzerinde her zamanki standart elbiseler; pembe bir bluz, siyah ve eski bir etek, kirlenmiş siyah saçlar... Elinde muhtemelen yine çöplerden topladığı yiyecek poşetindeki yiyecekler. Kadın yoluna devam ederken hemen arkasında yürüyen baba ve oğulu fark etmem uzun sürmedi. Çocuğun babasının elini bırakıp, koşarak kadının yanından geçtiği anı gördüm. Ağır çekim bir şekilde... O an her şey durdu, evren, zaman, insanlar, sadece o yaşlı kadın ve çocuk vardı gözümün önünde. Ciğerim beş paralık oldu, kalbim hızlı hızlı bedenimden uzaklaşmaya başladı, düşüncelerim beni çıldırttı. Geldiik, gördük ve  gidiyoruz ya da şöyle mi demeliyim, doğduk, büyüdük ve ölüyoruz...

14 Mart 2019 Perşembe

Buk Amca - Başlangıç (Rüya)

     ''Çalışıyorum, işteyim. Kapıda gelenleri karşılıyorum. Birisi giriyor içeriye, tanıyorum bu kadını bir yerden. Kısa boylu, kısa -renkli- saçlı, gözlüklü. Gülümsüyor hafiften başını eğerek bana. Tanrım! Kolay gelsin diyor. Çok etkileniyorum, kalbim hızlı hızlı çarpmaya başlıyor. Hoş geldin diyorum. Nasılsın diyor. İyiyim diyorum, sen? Beni tanıyan birisi, ben kim olduğunu bilmiyorum. Şaşkınım, ona eşlik ediyor ve içeriye alıyorum. En güzel masaya onu alıyorum. Arkadaşımı bekleyeceğim diyor. Olur diyor, masadan çekiliyor ve ona çay gönderiyorum; beklerken içsin diye. Sonra arkadaşı geliyor. Onlar hamburgerlerini yerken, ben de günün personel yemeği olan nohut ve pilavı alıp masalarına oturuyorum. Ben nohut sevmem ki! Sonra mekandan üçümüz birlikte çıkıyoruz okula gitmek için. Okul? Aynı okulda mıyız? Yürüyoruz, bir üst geçit gibi bir şeyin altından geçiyoruz. Onlar arkadaşıyla önden yürüyor. Ben ise arkadan tek başıma... Arada bana dönüp bakıyor ve gülümsüyor. Tanrım! Üst geçidi geçtikten sonra bir yere geliyoruz. Etrafta beton beyinlerden başka bir şey yok ve bomboş. Orada duruyoruz ve beklemeye başlıyoruz. Neyi? Sonra kendimi bir deniz savaşının içerisinde buluyorum. Bir gemi kaptanıyım, gerçek gibi, o anı yaşıyorum, içindeyim! Biraz sonra gemiyi yönetemiyor ve batırıyorum. Captain Onbasi! Hapishane bahçesini andıran kapalı bir yerde, çimenlerin üzerinde yatmış, elimde telefonla buluyorum kendimi. Bu anda telefonuma mesaj geliyor, bakıyorum. Neredesin diyor. Bu kim? Sonra uzun yıllardır görmediğim Alper isminde bir arkadaşım yanıma geliyor çimlerde yatarken. N'apıyon abi burada diyor. N'apim, oyun oynuyorum diyorum. Sonra Alper ortalıktan kayboluyor. O kadın geliyor karşıma. N'apıyorsun burada ya... diye sitem ediyor. N'oldu ki şimdi?'' Ne olduğunu anlamaya çalışırken uyanıyorum. Saate bakıyorum ve 04.00 ve sabah işe gideceğim. Yolda etrafa bakarak gidiyor ve onu göremiyordum, bu da kim? Kim olduğunu bilmiyordum. Birkaç gün sonra Buk amcayı rüyamda görüyorum. ''Yaşa'' diyor. Buk amcanın olduğu rüyayı daha önce anlatmıştım. Bu rüyadan birkaç hafta sonra, bir akşam bir mekana gitmek için evden çıkıyorum arkadaşımla. İki bira hüpletip, eve geçeceğim. Ama nedense tam kapıdan içeriye girerken vazgeçiyorum ve daha sakin bir yere gitmeye karar veriyoruz. Olgunlar'a çıkıyoruz. Rastgele bir bar görüp içeriye giriyoruz arkadaşımla. Sonra masamıza bir kadın geliyor, garson. Siparişimizi soruyor. Sipariş verirken bakıyorum, o kadın! Aynı gülümseme, Tanrım! Buk amca fısıldıyor, ''YAŞA!'' İçim kıpır  kıpır, nutkum tutuluyor, ağzım kuruyor, gözlerim büyüyor. Anlatmak istiyorum, ama nasıl? Tanımıyorum. Daha sonra yaklaşık üç ay boyunca o bara gidiyorum, her gittiğimde ona baktığımı fark etmesin diye bakmamaya özen gösteriyorum. Rüyamda onu gördüğümü ve gördüklerimi anlatmam gerektiğini düşünüyorum, kadere inanmıyorum. Bu kader olabilir miydi? Her defasında cesaretimi kaybediyorum, anlatamıyorum. Bu arada isminin aslında Damla olmadığını da öğreniyorum. Oysa ki, sosyal medya hesaplarından ne çok Damla ismiyle aratıp, bulamamıştım. Sanırım anlatamayacağım bu rüyamı hiçbir zaman. Sonra onunla arkadaş olduk. Tabi rüyayı yine anlatamadım. Neyse... İki üç haftadır kendisini göremiyorum. Şu an her şey flu... Buraya yazarak rahatladım mı? Bilmiyorum. Burayı okuyup, cesaretsizliğimi görmenizi istemezdim açıkçası. Hoş geceler.

7 Mart 2019 Perşembe

Vedalar Soğuk Olur''

   Emrah mı? O an tüm devrelerim yandı. Nasıl olur da gerçek ismimi söylerdi? Leyla'ya baktım, anlamaya  çalışır  gibi bana bakıyordu. Suskun ama şaşkın, mutsuz değil. Necla teyze konuşmasına devam etti.
      - Biraz içeriye geleyim mi? Konuşalım.
   Hafiften köfteyi çakar gibi oldum, modum düştü, pek tabii yüzüm de.
- Ah teyzecim, çok pardon. Buyurun içeriye, özür dilerim böyle kapıda bıraktım.
- Tamam oğlum sorun yok. İnsanlık hali, dalgınsındır, olabilir.
   Anlayışlı insanları ayrı seviyordum. Anlayışlı insanlarla karşılaşmak beni mutlu ediyordu. Bir hödük değildi en azından kocası gibi. İçeri geçti Necla teyze. Leyla kapıda, karşı karşıyaydık. Hoş geldin dedim kuru bir gülümsemeyle.
- Evi nasıl buldun?
- Hatırlamıyor musun?
- Neyi?
- Ev sahibin gitsin, konuşuruz. İçeride seni bekliyor kadın. Önemli bir şeyse gidebilirim ben.
- Yok yok, ne önemlisi. Gel içeri sende lütfen.
- Teşekkür ederim.
- Bilmukabele.
   Leyla da içeri girdi. Necla teyzenin karşısına oturdu. Ben de girdim içeri.
- Çay demleyeyim mi?
- Yok oğlum gel, az biraz konuşalım seninle.
   Ortalarındaki tekli koltuğa oturdum.
- Dinliyorum teyzeciğim.
- Oğlum...
   Derin bir nefes aldı.
- Az önce Bulut amcan balkonda yaptığın hareketi gördü.
      - Hareket? Ama adam...
- Biliyorum oğlum, o adamı da biliyorum. Ama Bulut amcan bilmiyor. O seni yadırgıyor sürekli. Zaten yadırgadıkları hep başına geliyor.(burada kinlendi) Onun için  adamın ne olduğu değil, senin ne yaptığın önemli. Kiracı öğrenci mi olurmuş diyor.
   Büyük bir üzüntü seline kapılmıştım. Kendimi Bulut amcaya ifade etmem gerekiyordu.
- Ne yaparsan yap, anlamayacak oğlum. Senin gibi düşünen insan sayısı çok az bu dünyada. Sorgulayan, düşünen, bilen, okuyan, gören, gezen...
   Beş saniye kadar sustu ve o beş saniyenin sonunda ağzından şu kelimeler döküldü.
- Bulut  amcan evden çıkmanızı istiyor oğlum.
   Beynimden aşağıya soğuk sular dökülmüştü. Ne  olduğunu anlayamadım. Bir  travmaya daha hazırlıklı mı olmalıydım? Ellerimi yüzümde dolaştırdım, yüzümü  sıkı sıkı sıkarak. Etrafa bakıyordum, kızmıştım. O an tam Leyla'nın üzerinde duran, edebiyat öğretmeni eski bir arkadaşım olan, Koray Baz'ın bana ithafen yazdığı mektubu gördüm. Çerçeveletip oraya asmıştım. Tüm vedalar sonunda aldığım tek veda mektubu ondandı. Zamansız gelen ölümler, yeni yaşamlar, hikayeler... Çok fazla insan kaybediyordum ve en kötüsü, hiç birisinin yanında olamıyordum. Okumaya başladım sulanmış gözlerle mektubu, şu sözler yazıyordu:
     
''Yıldırım Beyazıd kardeşime,
     
     
     -------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- (Devamı yeni kitapta.), (Fotoğraf: Kireçburnu Sahili - Sarıyer/İstanbul 2016)

2 Şubat 2019 Cumartesi

Buk Amca

     Yaklaşık iki ay önce rüyamda Buk amcayı gördüm. Beraber yolda yürüyor ve konuşuyorduk. Tabi ki Buk amca elleri cebinde, sallana sallana yürüyordu. Birden bana döndü, hafif başını bana eğerek iki saniye kadar bekledi ve dudaklarının içindeki sararmış dişlerinin arasındaki dili şu soruyu sordu:
     
     - İşin var mı bu akşam?
     - Yok, neden ki Buk amca?
     - Seninle bir yerden bir şeyler almamız gerekiyor.
     - Tamam o zaman, gidip alalım.
     Tek katlı küçük, müstakil evimizin bodrumundan kazma ve kürek aldık, bir mezarlığa gittik beraber. Hiçbir şey sormadım, vardır bir bildiği diye düşündüm. Mezara kazmayı sallamaya başladı. Yaklaşık üç metre derine kazdı. Ortada ne bir ceset ne de kemikler vardı. Bir yerde durdu ve:
     - İşte bulduk
     Bir beze sarılmış, yaklaşık beş kg taş büyüklüğünde bir şey çıkardı. Sonra usulca mezarı kapattık beraber ve oradan aldığımız, ne olduğunu bilmediğim cisim ile eve doğru yol aldık. Eve girdik, oturma odasına geçtik. Buk amca derin bir nefes aldı.

     - Otur bakalım karşıya.
     - Olur.
     Oturdum koltuğa, o da kare masanın benim olduğum tarafına sırtını yaslamıştı. Mezardan çıkardığımız şeyi iki elinin arasına aldı. Sağ eliyle hafif hafif okşayarak ona doğru bakıyordu. Sonra bana baktı.
     - Yaşa... Küçük Dostum...
     Beş saniye kadar durdu. Dikkatlice ona doğru bakıyordum.
     - Bunun içinde felsefe taşı dahi olsa, yaşa. Çünkü yaşayarak anlar insan, öğrenir. Kitaplar senin zamanını çalmaktan başka bir işe yaramaz eğer bilim adamı filan değilsen. O yüzden, YAŞA...
     Kulaklarımda çınlıyordu ''YAŞA'' deyişi. Düşündüm. Ne anlatmaya çalışmış olabilirdi ki? Uyandım ve günlerce bunu düşündüm. Sonra bir akşam (Şu anda üst katında oturduğum, Selanik Sokak'taki bir bara gidecektim. Ne olduysa vazgeçtim o bara gitmekten ve Olgunlar'a çıkıp, başka bir bara gittik bir arkadaşımla. Gittiğim barda, gördüklerim karşısında hayrete düşüyordum. Kader mi? İnanmam. Rüyadan çıkıp, karşıma nasıl dikilebilirdi? Onu gördüğüm an, Buk amcanın sözleri yeniden kulaklarımı çınlattı. Yeni insanlar, yeni hayatlar... Yaşamalıydım... Hikayenin devamını ve başlangıcını daha sonra yazacağım.