22 Ocak 2022 Cumartesi

İki Çeşit İnsan

    Dünyada iki çeşit insan vardır, iki yüz doksan yedi kişiden birisi olanlar ve üç kişiden birisi olanlar. 

    İki bin on yedi yılında otostopla iki aylık bir Türkiye turuna çıkmıştım. Bu turda yüzlerce insanla tanışmış, yüzlerce hikâye dinlemiştim. Beni aracına alanlardan tutun da yolda çantamla görüp evine yemeğe veya yatıya davet edenlere kadar. Yolum hiç tahmin etmediğim bir şekilde İzmir'e düşmüş ve İzmir'de ne yapacağımı tam bilemeden tanımadığım birkaç kişinin evinde konaklamıştım. Sırtımda çantamla gezerken yolda görüp evine davet eden insanlardı bunlar. Sanırım İzmir'deki ikinci günümdeydi, yine birisi, beni yolda görmüş ve akşam yemeğine davet etmişti. Telefon numarasını bırakmış ve daha sonra işlerini halletmek üzere yanımdan ayrılmış ve ben de biraz gezdikten sonra kendisini aramıştım. Davet ettiği yer Buca'daydı ve benim de oraya gitmem gerekiyordu. Evin konumunu ve nasıl geleceğimi yazdıktan sonra ben de davete icabet ettim. Eve gittiğimde yalnız olmadığını ve evde ben hariç beş kişinin daha olduğunu gördüm. Herkes bir işin ucundan tutuyor ve yemek hazırlanıyor, masa donatılıyordu. Güle oynaya yemekler yendikten sonra masada benim gibi sessiz ve olanı biteni gözlemleyen bir kişi daha olduğunu fark ettim. Yemekler yenilip masa toparlandıktan sonra bu kişinin yanına gittim ve biraz sohbet ettik. Kendisi bir kitabı yayımlanmış bir yazarmış. O akşam birbirimizin telefon numaralarını ve sosyal medya hesaplarını aldık. Ara ara konuşur dururduk. Aradan yaklaşık olarak dört yıl geçmiş, iki bin yirmi bir yılında ben İstanbul'a taşınmıştım. Ben taşındıktan yaklaşık dokuz ay sonra bir öğlen günü uyandığımda telefonum çalmış ve arayan kişinin bu yazar arkadaşım olduğunu görerek telefonu açmıştım. Önce selam verdi, halimi ve hatırımı sordu ve direkt konuya daldı. "Ben Kadıköy'deyim, buraya taşındım. Senin de burada olduğunu duydum, müsaitsen görüşelim mi?" Olur diyerek telefonu kapayıp konumunu istedim  ve eşofmanlarımı kuşanarak yanına gittim. Hem kahvaltı yaptık, hem de bu dört yıl içerisindeki hayatlarımızı konuştuk. Aradan yaklaşık bir ay geçtikten ve o tamamen taşındıktan sonra tekrar buluşmak için sözleştik ve bir barda oturmak için bir gece anlaştık. Fakat hava yağmurluydu ve onu yemek yemek için evime davet ettim. Dışarıda buluşup alkollerimizi aldıktan sonra eve geçtik. Yemeklerimizi yedikten sonra sağdan ve soldan konuşurken muhabbetin şuradan devam ettirdiğini hatırlıyorum:

    "Hayatında bu kadar insan sirkülasyonu olmasının sebebini hiç düşündün mü?" dedi.
    Önce ona baktım, ardından karşıdaki duvarda asılı duran Salâh Birsel posterine.
    "Hayır."
    "Oysaki her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünürsün."
    Cevap bile veremedim. Sonra konuşmasına tekrar devam etti.
    "Ben biliyorum. O kadar çok insan ve o kadar çok hikâye... Bence hayat, seni yazmak için yaşatıyor. Senin tek amacın bu. Yoksa hayatına bu kadar insan girip çıkmasının başka bir sebebi olamaz. Hayatının amacını bulmuşsun ve kimseye karışmadan kendi yolunda yürüyorsun."
    
    Bu konuşmanın ardından bir süre sustum. Konuşmanın devamı niteliğinde dallanıp budaklanan ve en ince ayrıntısına kadar incelenen hayatımdan sonra konuya şuradan devam ettiğimi hatırlıyorum:
    
    "Tanıştığımız yıl... Hayatına kaç tane insan girdi?"
    "Yaklaşık olarak üç yüz kişi."
    
    Bu dönem, yani 2016 ve 2017 yılı, Y Kuşağı denilen bizim kuşağın hayattaki en verimli dönemiydi. Bir kısmımız yollardaydık, hayatımızın amacını arıyor, yolların bizleri nerelere götürebileceğini, beş parasız da yaşayıp yaşayamacağımızı deniyor, okullarımızın bizim istemediğimiz şeyler olduğunu düşünüyorduk. Bu yüzden de yollarda yüzlerce insanla tanışıyorduk. Bir kampta, bir sahilde, otostop çekerken ve aracına bindiğimiz, daha sonra bizi evinde misafir eden hiç tanımadığımız insanlara kadar. Bu yüzden de çok fazla insanla tanışıyor, yolu doruğuna kadar tadıyor ve hikâyeler dinliyordum            -toplum, sizin yazar olduğunuzu öğrendiğinde size hikâye anlatıyor- Bu bazı kısımlarımızın birçoğu daha sonra zorluğu görüp beyaz yakalı oluyor, kalan minik bir kısmımız da yaşam mücadelesine sanatla ve istediklerine ulaşma arzusuyla devam ediyor, farkında olmadan yollarımızı kökten değiştiriyorduk. Bir çoğumuza şimdi sorsanız, o yıl çıktığımız bu yolun bugün bizi buralara kadar getirebileceğini tahmin dahi edemezdik. Hep derim ya, yol, insanın evidir, hep içindesindir ve hiç sıkılmazsın, çünkü sürekli değişir ve gelişir. Felsefe gibi. Her neyse... O cevap verdikten sonra tekrar bir soru yöneltiyorum:
    
    "Peki, bu üç yüz insandan şu an kaç tanesi hayatında?"
    "Dur bakayım, sen, Bülent ve bir arkadaşım daha." -Bülent beni o gece eve yemeğe davet eden çocuk-
    "E peki, geriye kalan iki yüz doksan yedi kişiye ne oldu?"
    "Valla, isimlerini bırak, siluetlerini dahi hatırlamıyorum. Bir şey diyeyim mi? Birkaç yıl sonra hatırlamayacağımız insanlar için kendimizi yıpratmamızın bir anlamı yok. Yoldayız, moruk."

    Yani demem o ki, hayatta iki tür insan vardır. İki yüz doksan yedi kişiden birisi olanlar ve üç kişiden birisi olanlar. Yaşadığımız bu hayatta her yıl yüzlerce insanla tanışıyoruz -en azından benim için öyle- Ve aradan birkaç yıl geçtikten sonra bu yılı andığımızda, bu insanların isimlerini bırakın, siluetlerini dahi hatırlamayacağız. Bu yüzden, ertelemeyin! O üç kişiden birisi olmasını istediğiniz insanları hayatınızda tutmak için çaba gösterin, istemiyorsanız ve onlar da istemiyorlarsa, ait oldukları modern yaşamlarına onları sessiz bir şekilde bırakın ve arkanızı dönün. Düşünün ki bugün o değer verdiğiniz insanların siluetlerini dahi
birkaç yıl sonra hatırlamayacaksınız.


Fotoğraf: Druk Filminden alıntıdır.