25 Ağustos 2024 Pazar

30 (dene-me-)




 


     O gün salonda uyumuştum. Yeni, gri renkte, devasa L koltuğumun üzerinde... Uyandığımda salondaki gece lambası açık kalmıştı. Kendime gelmek için iki elimle gözlerimi ovuşturdum. Kafamın üzerinde dönüp duran sinekleri ellerimle uzaklaştırdım. Yerimden doğruldum ve hemen karşımdaki mutfağa yöneldim. Kendime bir fincan kahve yapmak için makineyi hazırladım, düğmeye bastım ve hemen yan taraftaki banyoya yöneldim. Aynaya baktım, sakalımı sıvazladım, iki gündür traş olmuyordum. Sol alttaki çekmeceyi açtım, traşımı oldum ve makineyi yerine koyup soğuk bir duş almak için banyoya girdim. Duşumu alıp durulandıktan sonra kahvemi termosa doldurup, üzerimi değişip kendimi dışarıya bıraktım. Osmanağa Mahallesi'ni biraz arşınladıktan sonra Ayvalıtaş Parkı'ndaki banklardan birisine oturdum. Kulaklığımı çantamdan çıkardım ve sirtaki açtım. Sağ tarafımda simit tezgahı var. Hemen sol tarafımdaki bankta oturan orta yaşlı kadın -ki halinden de anlaşılacağı üzere utangaç bir hâli var- tam müziğin hareketleneceği vakit, kadın, simit tezgahından soğuk su istemek için elini kaldırıyor, bu hareketi dikkatimi çekince ağzını okuyorum. İçimden, işte günün hareketi, diyorum. Bir su da benim istemekliğim geliyor. Müzik gittikçe hareketleniyor. Bu sırada, hem sol hem de sağ ayak bileğime sinek konuyor ve sanki şarkıya eşlik edermişçesine, sinekleri kovmak için, iki ayaklarımı sırayla sallıyorum -aslında- şarkıya ritim tutuyormuş gibi oluyor. Komik. Az sonra tezgahtaki adam, kadına, e çay vereyim, diyor. Kadın, param yok, diyor ve adam kafasını sallıyor. Kalkarken kadına gizliden bir çay söyleyip, parasını verip, uzaklaşıyorum. Bugün, pazar.

     Moda Caddesi'nden sahile doğru yürürken zihnimden eski tanıdıklar geçmeye başlıyor. Durduk yere, nereden esti böyle ansızın aklıma gelişiniz arkadaşlar, diye soruyorum, cevap veremeyecekler, biliyorum; Belki on beş yıldır görmediğim, seslerini duymadığım, isimlerini dahi hatırmalakta zorlandığım, belki de gerçek bile olamayacak arkadaşlıklarıma. Vefasız mıydım, bilmiyordum. On sekiz yaşımda, memleketimden çıktıktan sonra hiçbir arkadaşımı aramamış ve hatta arkama dönüp bakmamış, isimlerini zihnimde düşünmemiş, acaba şu an ne yapıyorlar diye kendime sormamış, haklarında hiçbir şey öğrenmemiştim. Fakat, şu an, ansızın aklıma gelip -on beş yıl sonra- acaba şu an ne yapıyorlar, kimlerle birlikteler, hayatlarına neler dokundu, yaşıyorlar mı diye zihnimi kurcalayan soruları kovamıyordum. Ama ben yaşıyordum ya da öyle zannediyordum. Otuz yaşındaydım, dördüncü kitabımı kaleme almaya başlamıştım, üçüncü kitabımı hangi yayınevine gönderdiysem ret yemiştim. Gönderdiğim yayınevlerinin çoğu, dosyanız bize uygun değil, demişti. Hatta bir tanesinin baş editörü çok beğenmiş, önce ne olursa olsun basmak istediğini söyleyip benimle dışarıda dahi buluşmuştu. Sonra aylar süren sancılı süreçler... İlk başta, dosyayı çok beğendiğini, tam anlamıysa sanatsal bir eser olduğunu, satmasa dahi basmak istediğini söylemişti. İşin sonundaysa benden Kadıköy'e dair bir hikâye yazmamı, diğer türlü ona gönderdiğim dosyanın satmayacağını ve yayınevi sahibinin dosyamı veto ettiğini söylemişti. Ben de Kadıköy'le ilgili sana hikâye yazma  mevzuunu unut, deyip arkamı dönüp gitmiştim. Bundan birkaç ay sonra tanıdığım bir tiyatrocuya durumdan bahsetmiş, o da iç çekerek, bazen sanat ve geleceğin için bazı şeyleri yapmalısın, demişti. Haklı mıydı? Evet. Bilhassa çevremizde bunun örnekleri çok fazla vardı. Ne kadar istemesem de bazen bazı şeyleri yapmam gerekiyordu. Hızla akıp giden zamanın tam ortasındaydım ve bu zamanın içinde kendi ağır çekimimi yaratıyordum. Çevremdeki diğer insanların aksine, ağır bir şekilde yaşlanıyor ve bunun beni yolcu edeceği noktayı kestiremiyordum; nereye gitmeli, kimlerle olmalı, neler yapmalı? Acele etmemeli. Hepsi bir bilinmezin ürünüydü. Yaşamak, bir düşün, başka bir düş içerisinde ağır ağır sürüklenmesi gibiydi, kimseye çarpmadan, düşte, başka bir düş görmeden.

5 Nisan 2024 Cuma

Kızılderililer ve Amerikalılar

 

2022 Yılı, Mart Ayı – Beykoz Devlet Hastanesi

 

“Psikolojik destek alıyorum. Doktorun yanından çıktım, bir banka oturdum ve bir sigara yaktım. Sigaramı içerken, ne olacak şimdi, diye düşünüyordum. Sigaram bitti, yanan külünü elimle ovuşturarak yere bıraktım, boşalan izmariti de çöpe atıyordum. Tam çöpe bırakırken kafamı kaldırdım ve gözlerim karşıya ilişti. Elli metre ötemdeydin. Hastanede gördüm yani seni, iki saniyecik. İşte, dedim, evet. Sahile kadar takip ettim seni. Önce hastanenin içinde biraz dolandın, yabancı olduğun çok belliydi. Sonra sanırım otobüs duraklarına doğru yürümek için hastanenin içinden yürümeye başladın. Acilin önünde bir kamyon gördün, üzerinde Beykoz Belediyesi yazıyordu. Biraz durdun ve uzaktan gözlemledin. İçerideki iki farklı kazandan kepçeyle bardaklara boşaltılıp insanlara bir şeyler veriliyordu. Ne olduğunu merak ettin ve oraya yaklaştın. Çünkü her şeyi merak eder ve öğrenmek istersin. Adama yaklaştın ve pardon, ne veriyorsunuz? Beykoz Belediyesi adına çay ve çorba. Ücretli mi? Hayır. Bir bardak çorba alabilir miyim? Çorbanı aldın ve her şeyden vazgeçip sahile doğru yürümeye başladın. Bir anda. Yürürken birisine sahili sordun. Dört yüz metre kadar yürüdükten sonra da bu minik tepeye gelip oturdun. Çünkü normal bir sahil senin ilgini çekmezdi. Daima en tepeye oturmak istersin.”

                Yanıma geldiğinde, oturduğum o minik tepede, yanıma sessizce gelip oturduğunda ilk şu cümleyle sahneye giriş yapmıştı: Siz gezginleri nerede görsem tanırım, yürüyüşünüz hep aynı. Kısa bir süre sustuktan sonra hikâyesini uzun uzun anlatmaya başlamıştı. Nişanlıyken annesi hastalanmış ve yatağa bağlı kalmak zorunda kalmış. Diğer kardeşleri annesinin bakımını üstlenmeyince o bakmak istemiş ve eşine evlenince annesine bakmak istediğini, onun da onlarla kalması gerektiğini ve bu sebepten de çalışmak istemediğini anlatmış. Tabii kıyamet kopmuş, bir süre konuşmamışlar. Sonra çocuk gelip özür dilemiş ve ardından da onu çalışmaya ikna etmeye çalışmış. Kız kabul etmeyince de çocuk arkasına hiç bakmadan çekip gitmiş. Ne yani, bunun için mi terk etti seni? Evet, beş yıldır birlikte olduğum o adam, beş yılda tüketmişti beni. Hiçbir şey istememiştim oysa, dedi. Sadece beni anlamasını, bir kalbi ve ruhu olduğunu hissetmeyi istemiştim, sadece o an, bir kerecik. İnsanın ruhunun olduğunu düşünen bir zavallıydım. On saniye kadar sustu, sonrasında derin bir nefes aldı. Ayağa kalktı ve bana baktı.

                “Muhtemelen tekrar karşılaşmayacağız. Özür dilerim, birilerine derdimi anlatmak zorundaydım. Tanıdığım birilerininse beni anlayabileceğine pek olanak vermedim. Sonuç olarak kaç tanesi böyle bir olay yaşamıştı ki? Bu hikâye sende kalır mı bilemem, kim olduğunu bilmediğim gibi. Ruhumu rahatlattığın ve içimdeki canavarı bir nebze de olsa sakinleştirdiğin için teşekkür ederim.”

     Gitmeden ona kısa bir hikâye anlatmak istediğimi söyledim. Ekşi Sözlük’te okumuştum. Modern İnsanın En Büyük Problemi isimli başlığın altına şöyle kısa bir hikâye yazmıştı yazar: Bir gün Kızılderililer ve Amerikalılar vadide yürüyorlarmış. Kızılderililer aniden durmuş ve yere çömmüşler. Bunu gören Amerikalılar şaşırmış ve şu soruyu sormuşlar: Ne oldu, neden durduk? Kızılderililerse şöyle cevap vermişler: Çok hızlı gittik, ruhlarımız geride kaldı. Gülümsedi, önüne döndü ve yoluna devam etti, kendi yoluna; kim olduğunu bilmediğim ve belki de bir daha görmeyeceğim bu yabancı. Bu hikâyenin bana geliş amacını düşündüm bir süre, sonra bıraktım, bunu düşünmeyi. Ama belki de bir arkadaşımın bir gün bana dediği gibidir: Sen hikâyelere gitmiyorsun, onlar senin ayağına geliyorlar. Bence hayat seni yazmak için yaşatıyor, hayattaki amacın bu. 


Fotoğraf: Antalya/Kaleiçi