Bundan yaklaşık on gün önce, bir öğlen vakti bir telefon alıyorum. Arayan numarayı tanımıyorum. Açıyorum, alo, efendim, alo, buyurun, telefon suratıma kapanıyor. Merak edip geri arıyorum. Telesekreter, aradığınız numara KKTC'ne kayıtlıdır, diyor. Kapıyorum telefonu. Oradan kimi tanıyorum ki, diye içimden tanıdıklara göz gezdirirken, son bir aydır KKTC ile ilgili çevremde birkaç kişiyle yaptığım konuşmalar aklıma geliyor. Oradaki tanıdık birkaç insanla, bu konuşmalarla, sonra da bu gelen telefonla birlikte parçaları zihnimde birleştirmeye çalışıyorum. Yine neyi çağırdım ve bu neyin işareti?
''Yaşa!'' dedi bir gece.
Benliğimi aramak için yıllar önce evimi terk ettim. Farklı şehirlerde yaşadım, iki defa üniversiteyi bıraktım ve iki kitap yazdım. Gittiğim şehirlerde gördüğüm yerler, tanıştığım insanlar, ilginç yaşamlar, bir de rüyalarım ve yazdığım hikayeler.. Kendimi nasıl arayışa sürüklediğimi, nelerden kaçtığımı, nelere sığındığımı, beni bir türlü büyütemeyen şeyleri yazacağım... 25 Kasım 2018'de Ankara'ya yerleştim yeni kitabımı yazmak için. Ve kendi halimde bir yaşam sürüyorum gözden uzakta, kimsesiz...
6 Mart 2025 Perşembe
8
25 Ağustos 2024 Pazar
30 (dene-me-)
O gün salonda uyumuştum. Yeni, gri renkte, devasa L koltuğumun üzerinde... Uyandığımda salondaki gece lambası açık kalmıştı. Kendime gelmek için iki elimle gözlerimi ovuşturdum. Kafamın üzerinde dönüp duran sinekleri ellerimle uzaklaştırdım. Yerimden doğruldum ve hemen karşımdaki mutfağa yöneldim. Kendime bir fincan kahve yapmak için makineyi hazırladım, düğmeye bastım ve hemen yan taraftaki banyoya yöneldim. Aynaya baktım, sakalımı sıvazladım, iki gündür traş olmuyordum. Sol alttaki çekmeceyi açtım, traşımı oldum ve makineyi yerine koyup soğuk bir duş almak için banyoya girdim. Duşumu alıp durulandıktan sonra kahvemi termosa doldurup, üzerimi değişip kendimi dışarıya bıraktım. Osmanağa Mahallesi'ni biraz arşınladıktan sonra Ayvalıtaş Parkı'ndaki banklardan birisine oturdum. Kulaklığımı çantamdan çıkardım ve sirtaki açtım. Sağ tarafımda simit tezgahı var. Hemen sol tarafımdaki bankta oturan orta yaşlı kadın -ki halinden de anlaşılacağı üzere utangaç bir hâli var- tam müziğin hareketleneceği vakit, kadın, simit tezgahından soğuk su istemek için elini kaldırıyor, bu hareketi dikkatimi çekince ağzını okuyorum. İçimden, işte günün hareketi, diyorum. Bir su da benim istemekliğim geliyor. Müzik gittikçe hareketleniyor. Bu sırada, hem sol hem de sağ ayak bileğime sinek konuyor ve sanki şarkıya eşlik edermişçesine, sinekleri kovmak için, iki ayaklarımı sırayla sallıyorum -aslında- şarkıya ritim tutuyormuş gibi oluyor. Komik. Az sonra tezgahtaki adam, kadına, e çay vereyim, diyor. Kadın, param yok, diyor ve adam kafasını sallıyor. Kalkarken kadına gizliden bir çay söyleyip, parasını verip, uzaklaşıyorum. Bugün, pazar.
Moda Caddesi'nden sahile doğru yürürken zihnimden eski tanıdıklar geçmeye başlıyor. Durduk yere, nereden esti böyle ansızın aklıma gelişiniz arkadaşlar, diye soruyorum, cevap veremeyecekler, biliyorum; Belki on beş yıldır görmediğim, seslerini duymadığım, isimlerini dahi hatırmalakta zorlandığım, belki de gerçek bile olamayacak arkadaşlıklarıma. Vefasız mıydım, bilmiyordum. On sekiz yaşımda, memleketimden çıktıktan sonra hiçbir arkadaşımı aramamış ve hatta arkama dönüp bakmamış, isimlerini zihnimde düşünmemiş, acaba şu an ne yapıyorlar diye kendime sormamış, haklarında hiçbir şey öğrenmemiştim. Fakat, şu an, ansızın aklıma gelip -on beş yıl sonra- acaba şu an ne yapıyorlar, kimlerle birlikteler, hayatlarına neler dokundu, yaşıyorlar mı diye zihnimi kurcalayan soruları kovamıyordum. Ama ben yaşıyordum ya da öyle zannediyordum. Otuz yaşındaydım, dördüncü kitabımı kaleme almaya başlamıştım, üçüncü kitabımı hangi yayınevine gönderdiysem ret yemiştim. Gönderdiğim yayınevlerinin çoğu, dosyanız bize uygun değil, demişti. Hatta bir tanesinin baş editörü çok beğenmiş, önce ne olursa olsun basmak istediğini söyleyip benimle dışarıda dahi buluşmuştu. Sonra aylar süren sancılı süreçler... İlk başta, dosyayı çok beğendiğini, tam anlamıysa sanatsal bir eser olduğunu, satmasa dahi basmak istediğini söylemişti. İşin sonundaysa benden Kadıköy'e dair bir hikâye yazmamı, diğer türlü ona gönderdiğim dosyanın satmayacağını ve yayınevi sahibinin dosyamı veto ettiğini söylemişti. Ben de Kadıköy'le ilgili sana hikâye yazma mevzuunu unut, deyip arkamı dönüp gitmiştim. Bundan birkaç ay sonra tanıdığım bir tiyatrocuya durumdan bahsetmiş, o da iç çekerek, bazen sanat ve geleceğin için bazı şeyleri yapmalısın, demişti. Haklı mıydı? Evet. Bilhassa çevremizde bunun örnekleri çok fazla vardı. Ne kadar istemesem de bazen bazı şeyleri yapmam gerekiyordu. Hızla akıp giden zamanın tam ortasındaydım ve bu zamanın içinde kendi ağır çekimimi yaratıyordum. Çevremdeki diğer insanların aksine, ağır bir şekilde yaşlanıyor ve bunun beni yolcu edeceği noktayı kestiremiyordum; nereye gitmeli, kimlerle olmalı, neler yapmalı? Acele etmemeli. Hepsi bir bilinmezin ürünüydü. Yaşamak, bir düşün, başka bir düş içerisinde ağır ağır sürüklenmesi gibiydi, kimseye çarpmadan, düşte, başka bir düş görmeden.
5 Nisan 2024 Cuma
Kızılderililer ve Amerikalılar
2022
Yılı, Mart Ayı – Beykoz Devlet Hastanesi
“Psikolojik
destek alıyorum. Doktorun yanından çıktım, bir banka oturdum ve bir sigara
yaktım. Sigaramı içerken, ne olacak şimdi, diye düşünüyordum. Sigaram bitti,
yanan külünü elimle ovuşturarak yere bıraktım, boşalan izmariti de çöpe
atıyordum. Tam çöpe bırakırken kafamı kaldırdım ve gözlerim karşıya ilişti.
Elli metre ötemdeydin. Hastanede gördüm yani seni, iki saniyecik. İşte, dedim,
evet. Sahile kadar takip ettim seni. Önce hastanenin içinde biraz dolandın,
yabancı olduğun çok belliydi. Sonra sanırım otobüs duraklarına doğru yürümek
için hastanenin içinden yürümeye başladın. Acilin önünde bir kamyon gördün,
üzerinde Beykoz Belediyesi yazıyordu. Biraz durdun ve uzaktan gözlemledin.
İçerideki iki farklı kazandan kepçeyle bardaklara boşaltılıp insanlara bir
şeyler veriliyordu. Ne olduğunu merak ettin ve oraya yaklaştın. Çünkü her şeyi
merak eder ve öğrenmek istersin. Adama yaklaştın ve pardon, ne veriyorsunuz?
Beykoz Belediyesi adına çay ve çorba. Ücretli mi? Hayır. Bir bardak çorba
alabilir miyim? Çorbanı aldın ve her şeyden vazgeçip sahile doğru yürümeye
başladın. Bir anda. Yürürken birisine sahili sordun. Dört yüz metre kadar
yürüdükten sonra da bu minik tepeye gelip oturdun. Çünkü normal bir sahil senin
ilgini çekmezdi. Daima en tepeye oturmak istersin.”
Yanıma geldiğinde, oturduğum o minik tepede, yanıma
sessizce gelip oturduğunda ilk şu cümleyle sahneye giriş yapmıştı: Siz
gezginleri nerede görsem tanırım, yürüyüşünüz hep aynı. Kısa bir süre sustuktan
sonra hikâyesini uzun uzun anlatmaya başlamıştı. Nişanlıyken annesi hastalanmış
ve yatağa bağlı kalmak zorunda kalmış. Diğer kardeşleri annesinin bakımını
üstlenmeyince o bakmak istemiş ve eşine evlenince annesine bakmak istediğini,
onun da onlarla kalması gerektiğini ve bu sebepten de çalışmak istemediğini
anlatmış. Tabii kıyamet kopmuş, bir süre konuşmamışlar. Sonra çocuk gelip özür
dilemiş ve ardından da onu çalışmaya ikna etmeye çalışmış. Kız kabul etmeyince
de çocuk arkasına hiç bakmadan çekip gitmiş. Ne yani, bunun için mi terk etti
seni? Evet, beş yıldır birlikte olduğum o adam, beş yılda tüketmişti beni.
Hiçbir şey istememiştim oysa, dedi. Sadece beni anlamasını, bir kalbi ve ruhu
olduğunu hissetmeyi istemiştim, sadece o an, bir kerecik. İnsanın ruhunun
olduğunu düşünen bir zavallıydım. On saniye kadar sustu, sonrasında derin bir
nefes aldı. Ayağa kalktı ve bana baktı.
“Muhtemelen tekrar karşılaşmayacağız. Özür dilerim,
birilerine derdimi anlatmak zorundaydım. Tanıdığım birilerininse beni
anlayabileceğine pek olanak vermedim. Sonuç olarak kaç tanesi böyle bir olay
yaşamıştı ki? Bu hikâye sende kalır mı bilemem, kim olduğunu bilmediğim gibi.
Ruhumu rahatlattığın ve içimdeki canavarı bir nebze de olsa sakinleştirdiğin
için teşekkür ederim.”
Gitmeden ona kısa bir hikâye anlatmak istediğimi söyledim. Ekşi Sözlük’te okumuştum. Modern İnsanın En Büyük Problemi isimli başlığın altına şöyle kısa bir hikâye yazmıştı yazar: Bir gün Kızılderililer ve Amerikalılar vadide yürüyorlarmış. Kızılderililer aniden durmuş ve yere çömmüşler. Bunu gören Amerikalılar şaşırmış ve şu soruyu sormuşlar: Ne oldu, neden durduk? Kızılderililerse şöyle cevap vermişler: Çok hızlı gittik, ruhlarımız geride kaldı. Gülümsedi, önüne döndü ve yoluna devam etti, kendi yoluna; kim olduğunu bilmediğim ve belki de bir daha görmeyeceğim bu yabancı. Bu hikâyenin bana geliş amacını düşündüm bir süre, sonra bıraktım, bunu düşünmeyi. Ama belki de bir arkadaşımın bir gün bana dediği gibidir: Sen hikâyelere gitmiyorsun, onlar senin ayağına geliyorlar. Bence hayat seni yazmak için yaşatıyor, hayattaki amacın bu.
Fotoğraf: Antalya/Kaleiçi
22 Ocak 2022 Cumartesi
İki Çeşit İnsan
birkaç yıl sonra hatırlamayacaksınız.
21 Kasım 2021 Pazar
Diyalog
“Bu sahil, çok cezbediyor beni, farklı bir havası var, böyle… Nasıl anlatsam? He, gözlük gibi, camlar kirli olunca farklı görüyorsun, camı silince çok farklı…”
“Geldin mi daha önce buraya?”
“Hayır.”
“Bilge ne der biliyor musun?” -gülümsüyor-
“Ah -kafasını aşağıya eğdi- Yine mi?”
“Ondan kaçış yook...”
“Yine ne demiş?”
“Hayata pencerelerin ardından bakmanın ne kadar zor olduğunu gözlük kullananlar iyi bilirler.”
Durdu, önce boşluğa, sonra ona baktı. Ağzı açık, düşünüyor. Yoluna devam etmeye başladı.
“Çok derin. Ne anlayabileceğimi kestiremedim şu an, uzun uzun düşünmem lâzım.”
“Düşünmene gerek yok aslında, az önce senin dediğinin bulanık hâli. Sadece sen daha açık ve net şekilde söyledin.”
“Öyle mi? Kafamın içinde şu an Pembe Panjurlu Evler var.”
“O ne alaka?”
“Yani böyle her şey karışık, kimin kim olduğu bilinmiyor, her şey gerçek mi yoksa ben gibi hayâl mi? Yoksa bir Manga klibinde mi oynuyorum? Bukowski gibi avare ya da Thoreau gibi natüralist miyim? Yoksa Dovlatov kadar eğlenceli bir adam mı? Kerouac gibi gezgin mi? Salah Birsel’in gözlemcisi kadar iyi gözlem mi yapıyorum? Tüm bu yaşadıklarım gözlemlerimden bir alıntı mı? Yoksa Paul amcanın hayali bir karakteri miyim? Bilmiyorum.”
“İyi misin?”
“Ah… Öyle iyiyim ki, sorma gitsin.”
Kafa salladı. Yürümeye devam ediyorlar. Az ileride sahile yakın yerde, denizin içinde, kazığa oturtulmuş ve tel örgüden yapılmış düşünen adam heykelini görüyor ve duraksıyor. Uzun uzun onu inceledikten sonra karşısındakine dönüyor.
“Bu heykel insana kafayı sıyırttırır. Tamam, insanların düşünebilmeleri için iyi bir yöntem ama tam manasıyla yalnızlığı temsil ediyor, karamsarlık görüyorum. Bu, gezip görmeyen insan gibi karamsar.”
“Okumayan insan gibi değil mi yani?”
“Hadi dostum, insanı geliştiren şey okumak değildir. Pardon, okumak da etkilidir fakat gezip gördükçe daha çok gelişir ve farkındalığı artar insanın.”
“Çünkü görsel hafızası güçlenir, olayları ve mekanları iyi analiz etmesini sağlar.”
“Kesinlikle ve bu heykel bir suç.”
“Neden suç?”
“Düşünmeyi ve yalnızlığı sevmeyen; topluluk, din, para ve popülaritenin önemli olduğu ülkemizde suç. Çünkü insanlarımız beyinlerini evden çıkarken evde bırakıyorlar ve topluma karışıyorlar. Bu heykeli birilerinin anlayacağını pek düşünmüyorum.”
Yürümeye devam ediyorlar. Karşısındaki lafa atlıyor.
“Halâ çok utangaç bir insan mısın?”
“Evet, bu huyumu seviyorum. Gereksiz muhabbetlere bu sayede katılmıyor ve kendi hâlimde takılıyorum. Herkesle samimiyet kurmuyorum ve bu bana olumlu yansıyor.”
“Her seferinde olaylara güzel yanından bakmaya çalışıyorum, olmuyor.”
“Çalışırsan, olmaz. Hayatım bana ne öğretti biliyor musun? Net olmayı. Bir şeyi istiyorsam gidip onu almamı, istemiyorsam fırlatıp atmamı… Anadolu'da bir kelime vardır, "çöçeleme" derler. Altından kalkamayacağın bir işe girişip, uzun süre onunla vakit kaybettiğinde, çöçeleme artık derler.”
"Yeni bilgi."
Arabanın olduğu yöne doğru yürümeye başladılar.
“Bu tarafları seviyorum. Taşınmak da istiyorum ama içimden gelmiyor, yani şu anlık gelmiyor.”
“Neden? Buralar güzel aslında.”
“Hani insana bir his gelir ve der ki, git. Bende şu an o his yok.”
“Hislerle hareket etmen ne kadar doğru?”
“Mantıkla aram pek yok, plan yok. Sadece o an yapmam gereken şeyi yapmam gerektiğini düşünürüm.”
“Gelecek adına…”
“Az sonrasını bilmediğim bir hayatı kurgulayamam.”
“Senin hayatın.”
“Kısa bir hikâye anlatayım mı?”
“Olur.”
“Edebiyat öğretmeni bir arkadaşım vardı. Yok, böyle değil. Şöyle olacak, kırk beş yaşında bir edebiyat öğretmeni arkadaşım vardı. Böyle edebiyat hakkında birileriyle konuşurken ağzım açık dinlediğim ender insanlardandır. Bilgisi ve tavrı çok net ve keskindir. Uzaktan baktığında ne ve kim olduğunu az çok kestirirsin.”
“Kırk beş yaşında arkadaşım dedin, doğru mu duydum?”
“He, şey… Yaşıtım arkadaşım neredeyse yok diyebilirim. Ya benden çok küçükler ya da çok büyük, düşünsel olarak da büyük. Onlarla büyük denizde boğulmak beni mutlu ediyor. Ve hayatım boyunca kendimi alıştırdığım şeylerden birisi de şudur, tatlıyı ve tuzluyu sevmemem. Hayatımda da bu hep böyle oldu, orta yolu bulmayı beceremeyen insanlarla yıldızım hiç barışmadı.”
“Neden peki?”
“Yani bunu şöyle açıklayabilirim, yaşıtım arkadaşlarımın genel anlamda bir hedefleri ve yaşamak için amaçları yoktu.”
“Bence hedef tamamen saçmalıktır, bence insan kendine hedef koyduğunu değil de istediğini yapmalı. Yani bu konuda kendini mecbur hissetmemeli. Meselâ bir ara bağlama derslerine başladım, bu benim çocukluğumdan beridir hayâlimdi. Çok istiyordum bağlama çalmayı ve kendimi buna mecbur hissediyordum. Sonra ne oldu biliyor musun? Aslında o kadar da çok istemediğimi fark ettim ve dersleri bıraktım, bağlamayı da sattım. Pişman değilim. Çünkü o an istemiyordum ve yapmadım, bu kadar basitti her şey.”
“Evet, işte insanlara anlatmak istediğim şeylerden birisi de bu; ya varsındır ya yoksundur, ya yaşıyorsundur ya ölmüşsündür, ya evet ya da hayır. Çok basit.”
“Az önce orta yoldan bahsettin, öyle demiyordun.”
“Orada orta yoldan kastettiğim şey bu değildi. Felsefi bir orta yoldu, bu bahsettiğimse psikolojik bir orta yol. Felsefi orta yol aslında şu, kararsızlık… Kararsız insanları pek sevdiğim söylenemez. İnsan fikir sahibi olmalı, bir tercih sunduğunda tavrı net ve basit olmalı. Ya evet ya da hayır gibi… Seni de kendisiyle birlikte bilinmezliklere sürükleyip ruhuna ızdırap çektirmemeli, akrep kuyruğunu senin götüne takmamalı, seni zehirlememeli.”
“Şimdi anladım. Aynı noktaya mı geliyoruz?”
“Elbette, mecburiyetler özgürlük alanımızı kısıtlayan şeylerdir.”
“Peki, kendinden küçük ya da büyük insanların yaşıtlarından farkı neydi?”
“Kendi yaşıtlarım artık kendilerini sadece evliliğe ve düzenli bir hayata adamışken, benden küçük olanların -düşünme ve sorgulama evresinde olanların- daima bana yeni fikirler kattığını fark ettim. Büyük olanlarınsa bana saygı duyduklarını fark ettim. Çünkü onlar da aynı aşamalardan geçmiş, kimisi istediğini elde etmiş, kimisi de edememişti. Yalnız her iki kısmın da aynı olmasının özelliği şu, yapamayanlar destek oluyor, biz yapamadık bari sen yap, diyorlar; yapanlarsa bana çok büyük örnekler teşkil ediyorlardı. Ben de benden sonra gelenlere örnek teşkil edecektim. Yaşıtlarımsa dalga geçiyorlardı.”
“Eğer böyle insanlar giriyorsa hayatına, yaşadığını sık sık fark ediyorsun demektir.”
“Ben, beni bir köpek gibi fırlattıkları bu hayata âşık oldum, sokaklara, oradaki bilinmeyen; bedeni ve ruhu hayalet olan insanlara âşık oldum. Bunlar benim mutluluğumu oluşturan temel unsurlar oldu.”
“Bir şarkıda şöyle der; ‘Varoluşumun altı kaybolan bir yol.”
“Böyle işte, sevgili dostum. Arabaya geldik.”
“Nereye bırakayım seni?”
“Arayayım arkadaşı.”
25 Kasım 2020 Çarşamba
367. Gün - Antalya
Tam üç yıl önce öğrenci kredimle geziyordum ve Antalya'da bir ara sokağa -Atatürk Evi'ne doğru inerken sol tarafta, yolun karşısında kalan ara sokakta, dar bir sokakta; sıralı yan yana dizili beş-altı tezgâh vardı ve bu tezgâhlar örme bileklik, kolye, çanta tarzı kendi yaptıkları eşyaları satıyorlardı- girdim. Tezgâhları gezdim ve dördünce tezgâhta ilk görüşte ilgimi çeken bileklikler gördüm. -ki ilk görüşte ilgimi çeken çok az şey vardır- Direkt tezgâha dadandım ve birkaç bileklik aldıktan sonra alıp almamakta tereddüt ettiğim örme bir omuz çantası gördüm. O zamanki ücreti olarak altmış TL demişlerdi. Öğrenci olduğum ve krediyle gezdiğimi söylediğimde elli TL'ye bırakabileceklerini söylediler. Ben de banka hesabıma baktım ve çok az param kalmıştı. Önce almadım ve çıktım oradan. Yukarı doğru yürürken ATM gördüm ve o çantayı alacağım diyerek parayı çektim, gittim ve o çantayı almış ve çok mutlu olmuştum. -günümüze dönüyorum- Antalya'da bu günün sabahında gezerken o arayı gördüm ve girdim içeriye. Tezgâhı buldum ve omzumda çantamla tezgâhın önünde durdum. Çok tatlı bir çifttiler, karı koca. Kadın çantayı görünce şöyle bir tepki verdi: "Aa... Benim diktiğim çanta." Sonra eğildim ve şöyle dedim: "Çantayı tanıdınız, beni tanıdınız mı?" Ahmet ağabey arkamda oturuyordu, ayağa kalktı ve yanıma geldi, eşi de karşıdan bakıyorlardı. İkisi aynı ağızdan konuşarak şöyle dediler: "Tanıdık tabi ki, nasılsın?" Klâsik bir muhabbet oldu, nerelerde, neler yaptığımı filan sordular, kitap yazmaya devam ettiğimi, Ankara'ya takılıp kaldığımı filan söyledim. Onların da çocukları yazarmış, Varlık Dergisi'nde yazdığını filan söylediler. -onu da buradan saygı ve sevgiyle anıyorum- Kısacası, hatırlanmak güzeldir. Daha üç yıl önce, sadece çanta aldığım ve ayaküstü üç-beş dakika muhabbet ettiğim bu tatlı insanların beni hatırlıyor oluşu, yaşamak için bana yeni bir anlam daha katıyordu.
11 Ağustos 2020 Salı
Kırmızı Bavul

Sene 2012. Ben liseyi henüz bitirmiş ve ailemin istediği bölümü kazanmak için üniversite sınavına canla, başla hazırlanmıştım. Lisede olduğu gibi üniversitede de onların istediği okula gidecektim. Ailemin istediği adam olma yolunda emin adımlarla yürüyordum. Sınav geldi çattı, sınava girdim ve evet, istedikleri bölümü kazanmıştım. Üniversiteye online kaydımı yaptırdım ve gideceğim günü saymaya başlamıştım. Bu sırada yaz boyunca sanayide çalışmış ve biraz para biriktirmiştim. Bu para ile yaklaşık iki hafta Didim’de tatil yaptım. Oradaki arkadaşım, beni lunaparkta gondola bindirmiş ve ben, gondol en tepedeyken indirin beni, diye haykırarak zorla durdurtmuştum. Ah! Neyse, rezillik diz boyunu aşmış. Bunu ben de hatırlamak istemiyorum. Tatilden memlekete döndüm ve okula gidişime bir hafta kadar süre vardı, günler gittikçe daralıyor ve zaman hızla akıyordu. Okula gitmeme iki gün kala şu düşünce zihnimi kemirmeye başladı: Oğlum Uğur, hayatın boyunca pişman olacağın bir karar vermek üzeresin. Sen bunu istemiyorsun, mutsuz bir beş yıl geçirmeye de katlanamayacaksın! Senin istediğin bu değil. Bu, benim sorgulamalarımın ilki ve atasıdır. Vazgeçtim ve okula gitmeme iki gün kala aileme istedikleri adam olamayacağımı söyledim. Tabi bunun üzerine bir sürü kavga gürültü filan oldu. Kışa kadar bir pastanede çalıştım. Tost yaptım, döner kestim, baklava dağıttım. Artık aylar Ocak’ı gösterdiğinde kar yağmaya başlamış ve bizim ilçe kar altında kalmıştı. Bu zamanlarda hiç tahmin etmeyeceğim bir insan aradı ve Ankara’da bir iş olduğunu, gelmek istemem dahilinde kalacak yer, yemek ve sigorta vereceklerini söyledi. Kafama yatmıştı. Bu, benim için bir kaçış yoluydu ve ben kendi yolumu bulmak zorundaydım. Fırsat kendisini önüme altın tepside sunmuştu. Ve ben, ruhen ve yerleşik olarak ilk yolculuğuma çıktım. Düşüncelerim sivri kayalar gibiydi ve dokunduğunu kesiyordu. Kendime en ucuzundan tekerlekli kırmızı bir bavul aldım. O zaman okuduğum dünya klasiklerimi ve eşyalarımı -henüz yazmaya başlamadığım dönem- tıkıştırdım ve Ankara’ya doğru yol aldım. Yaklaşık olarak üç ay orada çalıştım ve sonunda hakkımı aradığım ve insanları örgütlediğim için beni işten kovdular. Çaresiz memlekete döndüm. Döndükten bir hafta sonra orada tanıştığım birisi aradı ve Fethiye’ye çağırdı. Oraya da onun yanına gittim ve bir ay kadar çalıştıktan sonra yine işten kovuldum. Neymiş efendim? İşten kaçıp kaçıp Ölüdeniz’e yüzmeye gidiyormuşum. Peh! Bundan sonrası mühim. Şu an hatırlayamadığım kadarıyla kırmızı bavulumla birçok şehirde yaşadık, birçok insanla tanıştık ve birçok hikâye dinledik. Ülkenin dört bir yanını gezdik. Yaklaşık yedi yıl boyunca bir sağa bir de sola savrulduk durduk. Onunla Kars’a dahi gittik. İstanbul’da modellik yaptığım o kısa dönemde de yanımda o vardı. Taksim’de sokaklarda yattığım gecelerde yanımda o vardı. Birçok bakir yerde kamp yaptık, birçok yürüyüşe, yüzlerce otostopa çıktık. Kaçak trenlere ve vapurlara bindik filan. Kırmızı bavulum, hayatımı eleştirenlerden daha çok şehir görmüştü. Beraber bir kez daha üniversiteye gitmiştik. Onu da bıraktık. Gittiğimiz şehirlerde dinlediğimiz hikâyelerden yola çıkarak bir karakter yarattık ve üzerine iki kitap yazdık. Zaman bizim için hiç durmayan bir nehir kadar hızlı akıyordu ve biz, o lanet nehirde kâğıttan bir sandaldık.
Geçen yıl… Ben yerleşik hayata geçmeye karar verdim. Kırmızı bavulum, yedi yıllık çılgın maceralarımızdan sonra artık beni yarı yolda bırakmaya başlamıştı. Aydın’da tutmacı koptu, Salda Gölü’nde tekerleği kırıldı. Çanakkale’de fermuarları bozuldu. Her seferinde tamir ettim ama artık vücudu acı çekmek istemiyor ve onu bırakmam için bana yalvarıyordu. En yakın dostum beni artık istemiyordu. Kim bilir, belki de artık kendi başına bir bütün olmuştu ya da ben yarım kalmayı seçmiştim, hep bir eksik kalmayı… Hayatım boyunca yaşadığım en büyük acı, yaşadığım en büyük yalnızlıktı bu. Sanki içimdeki ormanı yakmışlar, içindeki bütün böcekler, kuşlar, yeşillikler, ağaçlar yok olmuştu ve yerine otel dikmişlerdi. Artık yaşamım beni sürüklemiyordu ve ben Ankara’da idim. Kısa bir süre sonra onu ait olduğu yere bıraktım ve yaktım. Daha fazla acı çekmemeliydi. Ardından evime döndüm ve hüngür hüngür ağlayarak ilk şiir denememi yazdım.
Kırmızı bir dünya vardı elimde
Yaklaşık altı yıl önce
Terk ettik evimizi kırmızı bavulumla
Ve çıktık yola
Birçok şehir gezdik
Birçok film izledik
Birçok kitap okuyup;
Birçok hikayeler yazdık.
Yetmedi;
Yeni duygular keşfettik
Yeni hayatlara dokunduk
Birçoğunda aylar süren mücadeleler verdik
Ve şimdi Ankara'dayız
Sokaklarda yattığımız günleri özlüyorum
Evren bize bir ev verdi burada
Konargöçer hayatı geçtik
Ve bu bizi tatmin etti
Göremediğimiz adımlara evren dedik
Evren bizi yoldan etti
Göçten sürükledi
Fark etmedik
Ve
küfrettik ona.
Hoşça kal eski dostum.
Kulağımda Gemide filminin sonunda çalan o duygusal müzik yankılanıyor. Ve hiç kimse aradığını bulamıyor.
26 Mart 2020 Perşembe
Umut
"İçinde çok yoğun bir mutluluk barındıran ama aynı zamanda patlamayı unutmuş bir volkan kadar yalnızsın. Defalarca sordum kendime, bu nasıl olabilir? Sonu çıkmaz sokak. Güvenini hiç mi ettiler? Güvenemiyor musun kimseye?"
"Hiç kimse güvenimi falan hiç etmedi. Sadece ben, yalnız kalmam gereken zamanı bildim, o kadar. Tam tersi aslında, herkesi ayrı ayrı seviyorum, herkese ayrı ayrı güveniyorum. Bana da yalan söylendi elbet ama ben hiç kimseye aynını yapmadım. ve affettim, işin açıkçası bu beni daha mutlu ediyordu; affetmek."
"Yalnızsın."
"Belki de. Fakat benim kalabalığım zihnimdeki ucu bucağı olmayan sorulardır. Bu kalabalığın nedeni, amacı ve cevabı olmayan düşüncelerim."
"Bu düşüncelerin sonu çıkmaz sokak."
"Çıkmaz sokaktan kastının ne olduğunu biliyorum. Fakat ben, o çıkmaz sokağın sonuna geldiğimde; o sondaki duvara sırtımı yaslayıp yaşadıklarıma şöyle bir bakacağım. Ben geçmişe bakarken ise sırtımı yasladığım duvarın bir köşesinde bir çiçek filizlenecek ve bana başka bir dünyanın kapısını açacak. Yeni bir dünyanın, yeni bir düşünce biçiminin kapılarını..."
"O ânı göremeyeceksin."
"Biliyorum. Benimkisi sadece bir umut, olmayacağını bile bile hem de. Fakat sen, bu kadar karamsar olduğun sürece o çiçek senin adına hiç filizlenmeyecek."
"Umudum yok zaten, boş ver."
"Senin hayatın, senin kararların."
Ve dağıldılar.
25 Ocak 2020 Cumartesi
Osmaniye'de Küflü Bir Otel Odası - No: 31
Saat gece 23.00'da giriş yaptım buraya. 31 numaralı odayı verdiler. Bu bir tesadüf mü? Tesadüflere inanmadığımı var sayarsak, hayır. Otel sahipleriyle biraz ülkeyi kurtardık az önce aşağıda yarım saatliğine. Odaya çıkmam buçuğu buldu. Soğuk... Uyuyamıyorum, kıvranıp duruyorum buz kesilmiş taş yatakta. Saat sabah altı oldu, kıvranıyorum hâlâ. Bu saate kadar iki dakikalık bir uyku uyudum, bu uyku tüm geceye bedeldi. Onda da rûyâ görüp uyandım. Camdan dışarıya bakıyorum. Saatin kaç olduğunu bilmiyorum. Güneş doğmaya yüz tutmuş, oda küf ve sigara kokuyor. Garip bir otel odası. Bununla beraber ölmeyi istiyorum. Kötü bir otel odasında ölü bulunan saygın yazar! Saygın? Yazarlara saygı duyulmaz, olsa olsa hikâye anlatılır. Numara 31... Her yerde bu, kaçamıyorum ve beni hep bu numaraya lâyık görüyorlar. Bi önemi var mı? Yok! Sonuç hep aynı, 31! Küflü bir otel odasında geberip gideceksin! En azından ölünce belki saygı duyarlar! Ne önemi var? Ölülere dahi saygı duymayan milyonlar var. Evet, Can Yücel'in mezarına saldırmışlardı. Herkes gebermeli. Kinini kendine sakla. Böyle bir odada geberip gideceksin böyle giderse. Canım sağ olsun.
Ne yapmalı? Az sonra kadın gelecek. Az sonra? Yani yaklaşık beş saat sonra falan. Sonuç? Ondan sonrası yine küflü bir otel odası, numara 31. Bu nasıl bir hikâyeye dönüşecek? Bak, şöyle: Küflü bir otel odasında bir sabah uyandı, hiç uyumamıştı. Soğuktu, üşüyordu ve koku sarmıştı etrafı; küf ve sigara kokusu. Kalktı, perde hafif aralıktı. Güneş henüz doğmaya yüz tutuyordu. Bulutların ardındaki kırmızılığı görebiliyor. Bir sigara yaktı, ayak yoluna döndü ve işemeye gitti. Odaya döndü, montunu giydi ve şapkasını çekti. Yatağa konuşlandı tekrar. Belki bu sefer üşümez ve uyurdu. Çoraplarının ayağını yaktığını fark etti, çıkardı onları ve baş ucuna koydu. Her şey gibi onlar da kokuyordu. Sonra? Uyumayı denedi. Az sonra kadın gelecekti. Birkaç saatlik uyku merasiminden sonra kan çanağı olmuş; yorgun, kıpkırmızı gözlerle uyandı. Ellerini ve yüzünü yıkadı. Dışarı çıktı, fıstık heykelinin önünden geçti ve kadınla buluşmak üzere parka gitti. Oturdu ve üzerinde çalıştığı hikâyesini yazmaya koyuldu. Olayın tam hararetli bölümünü yazıyorken kadın geldi, sarıldılar. Beraber oralet içmeye gittiler. Oralet? He... İyi, peki. Kadın öğretmendi, öğle arasına çıkmıştı. Yemek yemediler. Kahvaltı da etmemişti. Oraletten sonra kadını yolcu etti. Biraz gezdi, ağırdı yükü. Tam yirmi beş yıl kadar. Akşama kadar voltaladı etrafta. Akşam olunca tekrar buluştular. Bu son muydu? Yoksa başlangıç mı? Yoksa başlangıç için son yahut son için başlangıç mıydı? Bilmiyordu. Bilinmezliklerle boğuşmak onun kaderiydi. Kadere inanmıyor ki. Burada biraz da olsa inancı geliyor. Günün sonunda iki bira atıyorlar, beraber şarkı söylüyorlar, çok güzeller. Bu anlar çok kıymetli, çok değerli anlar onun için. Böyle anların nâdiren yaşayacağını biliyor. Ve artık dönüş vakti. Dönmek istemiyor ama dönmek zorunda. ''Sarıldılar, bir kitap düştü yere, kapandı bir pencere, ayrıldılar.'' -Nâzım Hikmet- Evet, mecburiyetler... Bitti. Bu kadar mı? Bu hikâye ne kattı ona? Yaşam, hayat, düşünme biçimi. Unuttun mu? Küflü ve soğuk bir otel odası, düşünmek ve uyumamak için iyi bir fırsat onun için. Her şeyden biraz kopartarak kendi yaşamını şekillendiriyor bu sayede. Hayat, onun için bir azap. Düşünen insanlar için hayat bir azap. Korkmuyor mu bunları yaparken? Alışkanlıklar... Onun kalbini her defasında parça pinçik ediyor. Ama zorunda... Bir gün ölebilmek için düşünmek zorunda, sevmek zorunda, onun için yaşamak zorunda... Üzülüyorum ona, bir türlü çıkamıyor o karanlık kuyudan. El uzat, belki seni dinler. Uzattım fakat yaktı elimi içindeki ateşle, yaşam ateşiyle. O zaman kendi hâline bırakalım. Kendi haline... Kendi... Ve kadeh tokuşturma sesi. Şimdi bitti.









