6 Mart 2025 Perşembe

8





     Bundan yaklaşık on gün önce, bir öğlen vakti bir telefon alıyorum. Arayan numarayı tanımıyorum. Açıyorum, alo, efendim, alo, buyurun, telefon suratıma kapanıyor. Merak edip geri arıyorum. Telesekreter, aradığınız numara KKTC'ne kayıtlıdır, diyor. Kapıyorum telefonu. Oradan kimi tanıyorum ki, diye içimden tanıdıklara göz gezdirirken, son bir aydır KKTC ile ilgili çevremde birkaç kişiyle yaptığım konuşmalar aklıma geliyor. Oradaki tanıdık birkaç insanla, bu konuşmalarla, sonra da bu gelen telefonla birlikte parçaları zihnimde birleştirmeye çalışıyorum. Yine neyi çağırdım ve bu neyin işareti?

25 Ağustos 2024 Pazar

30 (dene-me-)




 


     O gün salonda uyumuştum. Yeni, gri renkte, devasa L koltuğumun üzerinde... Uyandığımda salondaki gece lambası açık kalmıştı. Kendime gelmek için iki elimle gözlerimi ovuşturdum. Kafamın üzerinde dönüp duran sinekleri ellerimle uzaklaştırdım. Yerimden doğruldum ve hemen karşımdaki mutfağa yöneldim. Kendime bir fincan kahve yapmak için makineyi hazırladım, düğmeye bastım ve hemen yan taraftaki banyoya yöneldim. Aynaya baktım, sakalımı sıvazladım, iki gündür traş olmuyordum. Sol alttaki çekmeceyi açtım, traşımı oldum ve makineyi yerine koyup soğuk bir duş almak için banyoya girdim. Duşumu alıp durulandıktan sonra kahvemi termosa doldurup, üzerimi değişip kendimi dışarıya bıraktım. Osmanağa Mahallesi'ni biraz arşınladıktan sonra Ayvalıtaş Parkı'ndaki banklardan birisine oturdum. Kulaklığımı çantamdan çıkardım ve sirtaki açtım. Sağ tarafımda simit tezgahı var. Hemen sol tarafımdaki bankta oturan orta yaşlı kadın -ki halinden de anlaşılacağı üzere utangaç bir hâli var- tam müziğin hareketleneceği vakit, kadın, simit tezgahından soğuk su istemek için elini kaldırıyor, bu hareketi dikkatimi çekince ağzını okuyorum. İçimden, işte günün hareketi, diyorum. Bir su da benim istemekliğim geliyor. Müzik gittikçe hareketleniyor. Bu sırada, hem sol hem de sağ ayak bileğime sinek konuyor ve sanki şarkıya eşlik edermişçesine, sinekleri kovmak için, iki ayaklarımı sırayla sallıyorum -aslında- şarkıya ritim tutuyormuş gibi oluyor. Komik. Az sonra tezgahtaki adam, kadına, e çay vereyim, diyor. Kadın, param yok, diyor ve adam kafasını sallıyor. Kalkarken kadına gizliden bir çay söyleyip, parasını verip, uzaklaşıyorum. Bugün, pazar.

     Moda Caddesi'nden sahile doğru yürürken zihnimden eski tanıdıklar geçmeye başlıyor. Durduk yere, nereden esti böyle ansızın aklıma gelişiniz arkadaşlar, diye soruyorum, cevap veremeyecekler, biliyorum; Belki on beş yıldır görmediğim, seslerini duymadığım, isimlerini dahi hatırmalakta zorlandığım, belki de gerçek bile olamayacak arkadaşlıklarıma. Vefasız mıydım, bilmiyordum. On sekiz yaşımda, memleketimden çıktıktan sonra hiçbir arkadaşımı aramamış ve hatta arkama dönüp bakmamış, isimlerini zihnimde düşünmemiş, acaba şu an ne yapıyorlar diye kendime sormamış, haklarında hiçbir şey öğrenmemiştim. Fakat, şu an, ansızın aklıma gelip -on beş yıl sonra- acaba şu an ne yapıyorlar, kimlerle birlikteler, hayatlarına neler dokundu, yaşıyorlar mı diye zihnimi kurcalayan soruları kovamıyordum. Ama ben yaşıyordum ya da öyle zannediyordum. Otuz yaşındaydım, dördüncü kitabımı kaleme almaya başlamıştım, üçüncü kitabımı hangi yayınevine gönderdiysem ret yemiştim. Gönderdiğim yayınevlerinin çoğu, dosyanız bize uygun değil, demişti. Hatta bir tanesinin baş editörü çok beğenmiş, önce ne olursa olsun basmak istediğini söyleyip benimle dışarıda dahi buluşmuştu. Sonra aylar süren sancılı süreçler... İlk başta, dosyayı çok beğendiğini, tam anlamıysa sanatsal bir eser olduğunu, satmasa dahi basmak istediğini söylemişti. İşin sonundaysa benden Kadıköy'e dair bir hikâye yazmamı, diğer türlü ona gönderdiğim dosyanın satmayacağını ve yayınevi sahibinin dosyamı veto ettiğini söylemişti. Ben de Kadıköy'le ilgili sana hikâye yazma  mevzuunu unut, deyip arkamı dönüp gitmiştim. Bundan birkaç ay sonra tanıdığım bir tiyatrocuya durumdan bahsetmiş, o da iç çekerek, bazen sanat ve geleceğin için bazı şeyleri yapmalısın, demişti. Haklı mıydı? Evet. Bilhassa çevremizde bunun örnekleri çok fazla vardı. Ne kadar istemesem de bazen bazı şeyleri yapmam gerekiyordu. Hızla akıp giden zamanın tam ortasındaydım ve bu zamanın içinde kendi ağır çekimimi yaratıyordum. Çevremdeki diğer insanların aksine, ağır bir şekilde yaşlanıyor ve bunun beni yolcu edeceği noktayı kestiremiyordum; nereye gitmeli, kimlerle olmalı, neler yapmalı? Acele etmemeli. Hepsi bir bilinmezin ürünüydü. Yaşamak, bir düşün, başka bir düş içerisinde ağır ağır sürüklenmesi gibiydi, kimseye çarpmadan, düşte, başka bir düş görmeden.

5 Nisan 2024 Cuma

Kızılderililer ve Amerikalılar

 

2022 Yılı, Mart Ayı – Beykoz Devlet Hastanesi

 

“Psikolojik destek alıyorum. Doktorun yanından çıktım, bir banka oturdum ve bir sigara yaktım. Sigaramı içerken, ne olacak şimdi, diye düşünüyordum. Sigaram bitti, yanan külünü elimle ovuşturarak yere bıraktım, boşalan izmariti de çöpe atıyordum. Tam çöpe bırakırken kafamı kaldırdım ve gözlerim karşıya ilişti. Elli metre ötemdeydin. Hastanede gördüm yani seni, iki saniyecik. İşte, dedim, evet. Sahile kadar takip ettim seni. Önce hastanenin içinde biraz dolandın, yabancı olduğun çok belliydi. Sonra sanırım otobüs duraklarına doğru yürümek için hastanenin içinden yürümeye başladın. Acilin önünde bir kamyon gördün, üzerinde Beykoz Belediyesi yazıyordu. Biraz durdun ve uzaktan gözlemledin. İçerideki iki farklı kazandan kepçeyle bardaklara boşaltılıp insanlara bir şeyler veriliyordu. Ne olduğunu merak ettin ve oraya yaklaştın. Çünkü her şeyi merak eder ve öğrenmek istersin. Adama yaklaştın ve pardon, ne veriyorsunuz? Beykoz Belediyesi adına çay ve çorba. Ücretli mi? Hayır. Bir bardak çorba alabilir miyim? Çorbanı aldın ve her şeyden vazgeçip sahile doğru yürümeye başladın. Bir anda. Yürürken birisine sahili sordun. Dört yüz metre kadar yürüdükten sonra da bu minik tepeye gelip oturdun. Çünkü normal bir sahil senin ilgini çekmezdi. Daima en tepeye oturmak istersin.”

                Yanıma geldiğinde, oturduğum o minik tepede, yanıma sessizce gelip oturduğunda ilk şu cümleyle sahneye giriş yapmıştı: Siz gezginleri nerede görsem tanırım, yürüyüşünüz hep aynı. Kısa bir süre sustuktan sonra hikâyesini uzun uzun anlatmaya başlamıştı. Nişanlıyken annesi hastalanmış ve yatağa bağlı kalmak zorunda kalmış. Diğer kardeşleri annesinin bakımını üstlenmeyince o bakmak istemiş ve eşine evlenince annesine bakmak istediğini, onun da onlarla kalması gerektiğini ve bu sebepten de çalışmak istemediğini anlatmış. Tabii kıyamet kopmuş, bir süre konuşmamışlar. Sonra çocuk gelip özür dilemiş ve ardından da onu çalışmaya ikna etmeye çalışmış. Kız kabul etmeyince de çocuk arkasına hiç bakmadan çekip gitmiş. Ne yani, bunun için mi terk etti seni? Evet, beş yıldır birlikte olduğum o adam, beş yılda tüketmişti beni. Hiçbir şey istememiştim oysa, dedi. Sadece beni anlamasını, bir kalbi ve ruhu olduğunu hissetmeyi istemiştim, sadece o an, bir kerecik. İnsanın ruhunun olduğunu düşünen bir zavallıydım. On saniye kadar sustu, sonrasında derin bir nefes aldı. Ayağa kalktı ve bana baktı.

                “Muhtemelen tekrar karşılaşmayacağız. Özür dilerim, birilerine derdimi anlatmak zorundaydım. Tanıdığım birilerininse beni anlayabileceğine pek olanak vermedim. Sonuç olarak kaç tanesi böyle bir olay yaşamıştı ki? Bu hikâye sende kalır mı bilemem, kim olduğunu bilmediğim gibi. Ruhumu rahatlattığın ve içimdeki canavarı bir nebze de olsa sakinleştirdiğin için teşekkür ederim.”

     Gitmeden ona kısa bir hikâye anlatmak istediğimi söyledim. Ekşi Sözlük’te okumuştum. Modern İnsanın En Büyük Problemi isimli başlığın altına şöyle kısa bir hikâye yazmıştı yazar: Bir gün Kızılderililer ve Amerikalılar vadide yürüyorlarmış. Kızılderililer aniden durmuş ve yere çömmüşler. Bunu gören Amerikalılar şaşırmış ve şu soruyu sormuşlar: Ne oldu, neden durduk? Kızılderililerse şöyle cevap vermişler: Çok hızlı gittik, ruhlarımız geride kaldı. Gülümsedi, önüne döndü ve yoluna devam etti, kendi yoluna; kim olduğunu bilmediğim ve belki de bir daha görmeyeceğim bu yabancı. Bu hikâyenin bana geliş amacını düşündüm bir süre, sonra bıraktım, bunu düşünmeyi. Ama belki de bir arkadaşımın bir gün bana dediği gibidir: Sen hikâyelere gitmiyorsun, onlar senin ayağına geliyorlar. Bence hayat seni yazmak için yaşatıyor, hayattaki amacın bu. 


Fotoğraf: Antalya/Kaleiçi

22 Ocak 2022 Cumartesi

İki Çeşit İnsan

    Dünyada iki çeşit insan vardır, iki yüz doksan yedi kişiden birisi olanlar ve üç kişiden birisi olanlar. 

    İki bin on yedi yılında otostopla iki aylık bir Türkiye turuna çıkmıştım. Bu turda yüzlerce insanla tanışmış, yüzlerce hikâye dinlemiştim. Beni aracına alanlardan tutun da yolda çantamla görüp evine yemeğe veya yatıya davet edenlere kadar. Yolum hiç tahmin etmediğim bir şekilde İzmir'e düşmüş ve İzmir'de ne yapacağımı tam bilemeden tanımadığım birkaç kişinin evinde konaklamıştım. Sırtımda çantamla gezerken yolda görüp evine davet eden insanlardı bunlar. Sanırım İzmir'deki ikinci günümdeydi, yine birisi, beni yolda görmüş ve akşam yemeğine davet etmişti. Telefon numarasını bırakmış ve daha sonra işlerini halletmek üzere yanımdan ayrılmış ve ben de biraz gezdikten sonra kendisini aramıştım. Davet ettiği yer Buca'daydı ve benim de oraya gitmem gerekiyordu. Evin konumunu ve nasıl geleceğimi yazdıktan sonra ben de davete icabet ettim. Eve gittiğimde yalnız olmadığını ve evde ben hariç beş kişinin daha olduğunu gördüm. Herkes bir işin ucundan tutuyor ve yemek hazırlanıyor, masa donatılıyordu. Güle oynaya yemekler yendikten sonra masada benim gibi sessiz ve olanı biteni gözlemleyen bir kişi daha olduğunu fark ettim. Yemekler yenilip masa toparlandıktan sonra bu kişinin yanına gittim ve biraz sohbet ettik. Kendisi bir kitabı yayımlanmış bir yazarmış. O akşam birbirimizin telefon numaralarını ve sosyal medya hesaplarını aldık. Ara ara konuşur dururduk. Aradan yaklaşık olarak dört yıl geçmiş, iki bin yirmi bir yılında ben İstanbul'a taşınmıştım. Ben taşındıktan yaklaşık dokuz ay sonra bir öğlen günü uyandığımda telefonum çalmış ve arayan kişinin bu yazar arkadaşım olduğunu görerek telefonu açmıştım. Önce selam verdi, halimi ve hatırımı sordu ve direkt konuya daldı. "Ben Kadıköy'deyim, buraya taşındım. Senin de burada olduğunu duydum, müsaitsen görüşelim mi?" Olur diyerek telefonu kapayıp konumunu istedim  ve eşofmanlarımı kuşanarak yanına gittim. Hem kahvaltı yaptık, hem de bu dört yıl içerisindeki hayatlarımızı konuştuk. Aradan yaklaşık bir ay geçtikten ve o tamamen taşındıktan sonra tekrar buluşmak için sözleştik ve bir barda oturmak için bir gece anlaştık. Fakat hava yağmurluydu ve onu yemek yemek için evime davet ettim. Dışarıda buluşup alkollerimizi aldıktan sonra eve geçtik. Yemeklerimizi yedikten sonra sağdan ve soldan konuşurken muhabbetin şuradan devam ettirdiğini hatırlıyorum:

    "Hayatında bu kadar insan sirkülasyonu olmasının sebebini hiç düşündün mü?" dedi.
    Önce ona baktım, ardından karşıdaki duvarda asılı duran Salâh Birsel posterine.
    "Hayır."
    "Oysaki her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünürsün."
    Cevap bile veremedim. Sonra konuşmasına tekrar devam etti.
    "Ben biliyorum. O kadar çok insan ve o kadar çok hikâye... Bence hayat, seni yazmak için yaşatıyor. Senin tek amacın bu. Yoksa hayatına bu kadar insan girip çıkmasının başka bir sebebi olamaz. Hayatının amacını bulmuşsun ve kimseye karışmadan kendi yolunda yürüyorsun."
    
    Bu konuşmanın ardından bir süre sustum. Konuşmanın devamı niteliğinde dallanıp budaklanan ve en ince ayrıntısına kadar incelenen hayatımdan sonra konuya şuradan devam ettiğimi hatırlıyorum:
    
    "Tanıştığımız yıl... Hayatına kaç tane insan girdi?"
    "Yaklaşık olarak üç yüz kişi."
    
    Bu dönem, yani 2016 ve 2017 yılı, Y Kuşağı denilen bizim kuşağın hayattaki en verimli dönemiydi. Bir kısmımız yollardaydık, hayatımızın amacını arıyor, yolların bizleri nerelere götürebileceğini, beş parasız da yaşayıp yaşayamacağımızı deniyor, okullarımızın bizim istemediğimiz şeyler olduğunu düşünüyorduk. Bu yüzden de yollarda yüzlerce insanla tanışıyorduk. Bir kampta, bir sahilde, otostop çekerken ve aracına bindiğimiz, daha sonra bizi evinde misafir eden hiç tanımadığımız insanlara kadar. Bu yüzden de çok fazla insanla tanışıyor, yolu doruğuna kadar tadıyor ve hikâyeler dinliyordum            -toplum, sizin yazar olduğunuzu öğrendiğinde size hikâye anlatıyor- Bu bazı kısımlarımızın birçoğu daha sonra zorluğu görüp beyaz yakalı oluyor, kalan minik bir kısmımız da yaşam mücadelesine sanatla ve istediklerine ulaşma arzusuyla devam ediyor, farkında olmadan yollarımızı kökten değiştiriyorduk. Bir çoğumuza şimdi sorsanız, o yıl çıktığımız bu yolun bugün bizi buralara kadar getirebileceğini tahmin dahi edemezdik. Hep derim ya, yol, insanın evidir, hep içindesindir ve hiç sıkılmazsın, çünkü sürekli değişir ve gelişir. Felsefe gibi. Her neyse... O cevap verdikten sonra tekrar bir soru yöneltiyorum:
    
    "Peki, bu üç yüz insandan şu an kaç tanesi hayatında?"
    "Dur bakayım, sen, Bülent ve bir arkadaşım daha." -Bülent beni o gece eve yemeğe davet eden çocuk-
    "E peki, geriye kalan iki yüz doksan yedi kişiye ne oldu?"
    "Valla, isimlerini bırak, siluetlerini dahi hatırlamıyorum. Bir şey diyeyim mi? Birkaç yıl sonra hatırlamayacağımız insanlar için kendimizi yıpratmamızın bir anlamı yok. Yoldayız, moruk."

    Yani demem o ki, hayatta iki tür insan vardır. İki yüz doksan yedi kişiden birisi olanlar ve üç kişiden birisi olanlar. Yaşadığımız bu hayatta her yıl yüzlerce insanla tanışıyoruz -en azından benim için öyle- Ve aradan birkaç yıl geçtikten sonra bu yılı andığımızda, bu insanların isimlerini bırakın, siluetlerini dahi hatırlamayacağız. Bu yüzden, ertelemeyin! O üç kişiden birisi olmasını istediğiniz insanları hayatınızda tutmak için çaba gösterin, istemiyorsanız ve onlar da istemiyorlarsa, ait oldukları modern yaşamlarına onları sessiz bir şekilde bırakın ve arkanızı dönün. Düşünün ki bugün o değer verdiğiniz insanların siluetlerini dahi
birkaç yıl sonra hatırlamayacaksınız.


Fotoğraf: Druk Filminden alıntıdır.

21 Kasım 2021 Pazar

Diyalog

        


        “Bu sahil, çok cezbediyor beni, farklı bir havası var, böyle… Nasıl anlatsam? He, gözlük gibi, camlar kirli olunca farklı görüyorsun, camı silince çok farklı…”

“Geldin mi daha önce buraya?”

“Hayır.”

“Bilge ne der biliyor musun?” -gülümsüyor-

“Ah -kafasını aşağıya eğdi- Yine mi?”

“Ondan kaçış yook...” 

“Yine ne demiş?”

“Hayata pencerelerin ardından bakmanın ne kadar zor olduğunu gözlük kullananlar iyi bilirler.”

     Durdu, önce boşluğa, sonra ona baktı. Ağzı açık, düşünüyor. Yoluna devam etmeye başladı.

“Çok derin. Ne anlayabileceğimi kestiremedim şu an, uzun uzun düşünmem lâzım.”

“Düşünmene gerek yok aslında, az önce senin dediğinin bulanık hâli. Sadece sen daha açık ve net şekilde söyledin.”

“Öyle mi? Kafamın içinde şu an Pembe Panjurlu Evler var.”

“O ne alaka?”

“Yani böyle her şey karışık, kimin kim olduğu bilinmiyor, her şey gerçek mi yoksa ben gibi hayâl mi? Yoksa bir Manga klibinde mi oynuyorum? Bukowski gibi avare ya da Thoreau gibi natüralist miyim? Yoksa Dovlatov kadar eğlenceli bir adam mı? Kerouac gibi gezgin mi? Salah Birsel’in gözlemcisi kadar iyi gözlem mi yapıyorum? Tüm bu yaşadıklarım gözlemlerimden bir alıntı mı? Yoksa Paul amcanın hayali bir karakteri miyim? Bilmiyorum.”

“İyi misin?”

“Ah… Öyle iyiyim ki, sorma gitsin.”

     Kafa salladı. Yürümeye devam ediyorlar. Az ileride sahile yakın yerde, denizin içinde, kazığa oturtulmuş ve tel örgüden yapılmış düşünen adam heykelini görüyor ve duraksıyor. Uzun uzun onu inceledikten sonra karşısındakine dönüyor.

“Bu heykel insana kafayı sıyırttırır. Tamam, insanların düşünebilmeleri için iyi bir yöntem ama tam manasıyla yalnızlığı temsil ediyor, karamsarlık görüyorum. Bu, gezip görmeyen insan gibi karamsar.”

“Okumayan insan gibi değil mi yani?”

“Hadi dostum, insanı geliştiren şey okumak değildir. Pardon, okumak da etkilidir fakat gezip gördükçe daha çok gelişir ve farkındalığı artar insanın.”

“Çünkü görsel hafızası güçlenir, olayları ve mekanları iyi analiz etmesini sağlar.”

“Kesinlikle ve bu heykel bir suç.”

“Neden suç?”

“Düşünmeyi ve yalnızlığı sevmeyen; topluluk, din, para ve popülaritenin önemli olduğu ülkemizde suç. Çünkü insanlarımız beyinlerini evden çıkarken evde bırakıyorlar ve topluma karışıyorlar. Bu heykeli birilerinin anlayacağını pek düşünmüyorum.”

     Yürümeye devam ediyorlar. Karşısındaki lafa atlıyor.

        “Halâ çok utangaç bir insan mısın?”

“Evet, bu huyumu seviyorum. Gereksiz muhabbetlere bu sayede katılmıyor ve kendi hâlimde takılıyorum. Herkesle samimiyet kurmuyorum ve bu bana olumlu yansıyor.”

“Her seferinde olaylara güzel yanından bakmaya çalışıyorum, olmuyor.”

“Çalışırsan, olmaz. Hayatım bana ne öğretti biliyor musun? Net olmayı. Bir şeyi istiyorsam gidip onu almamı, istemiyorsam fırlatıp atmamı… Anadolu'da bir kelime vardır, "çöçeleme" derler. Altından kalkamayacağın bir işe girişip, uzun süre onunla vakit kaybettiğinde, çöçeleme artık derler.”

        "Yeni bilgi."

     Arabanın olduğu yöne doğru yürümeye başladılar. 

        “Bu tarafları seviyorum. Taşınmak da istiyorum ama içimden gelmiyor, yani şu anlık gelmiyor.”

“Neden? Buralar güzel aslında.”

“Hani insana bir his gelir ve der ki, git. Bende şu an o his yok.”

“Hislerle hareket etmen ne kadar doğru?”

“Mantıkla aram pek yok, plan yok. Sadece o an yapmam gereken şeyi yapmam gerektiğini düşünürüm.”

“Gelecek adına…”

“Az sonrasını bilmediğim bir hayatı kurgulayamam.”

“Senin hayatın.”

“Kısa bir hikâye anlatayım mı?”

“Olur.”

“Edebiyat öğretmeni bir arkadaşım vardı. Yok, böyle değil. Şöyle olacak, kırk beş yaşında bir edebiyat öğretmeni arkadaşım vardı. Böyle edebiyat hakkında birileriyle konuşurken ağzım açık dinlediğim ender insanlardandır. Bilgisi ve tavrı çok net ve keskindir. Uzaktan baktığında ne ve kim olduğunu az çok kestirirsin.”

“Kırk beş yaşında arkadaşım dedin, doğru mu duydum?”

“He, şey… Yaşıtım arkadaşım neredeyse yok diyebilirim. Ya benden çok küçükler ya da çok büyük, düşünsel olarak da büyük. Onlarla büyük denizde boğulmak beni mutlu ediyor. Ve hayatım boyunca kendimi alıştırdığım şeylerden birisi de şudur, tatlıyı ve tuzluyu sevmemem. Hayatımda da bu hep böyle oldu, orta yolu bulmayı beceremeyen insanlarla yıldızım hiç barışmadı.”

“Neden peki?”

“Yani bunu şöyle açıklayabilirim, yaşıtım arkadaşlarımın genel anlamda bir hedefleri ve yaşamak için amaçları yoktu.” 

“Bence hedef tamamen saçmalıktır, bence insan kendine hedef koyduğunu değil de istediğini yapmalı. Yani bu konuda kendini mecbur hissetmemeli. Meselâ bir ara bağlama derslerine başladım, bu benim çocukluğumdan beridir hayâlimdi. Çok istiyordum bağlama çalmayı ve kendimi buna mecbur hissediyordum. Sonra ne oldu biliyor musun? Aslında o kadar da çok istemediğimi fark ettim ve dersleri bıraktım, bağlamayı da sattım. Pişman değilim. Çünkü o an istemiyordum ve yapmadım, bu kadar basitti her şey.”

“Evet, işte insanlara anlatmak istediğim şeylerden birisi de bu; ya varsındır ya yoksundur, ya yaşıyorsundur ya ölmüşsündür, ya evet ya da hayır. Çok basit.”  

“Az önce orta yoldan bahsettin, öyle demiyordun.”

“Orada orta yoldan kastettiğim şey bu değildi. Felsefi bir orta yoldu, bu bahsettiğimse psikolojik bir orta yol. Felsefi orta yol aslında şu, kararsızlık… Kararsız insanları pek sevdiğim söylenemez. İnsan fikir sahibi olmalı, bir tercih sunduğunda tavrı net ve basit olmalı. Ya evet ya da hayır gibi… Seni de kendisiyle birlikte bilinmezliklere sürükleyip ruhuna ızdırap çektirmemeli, akrep kuyruğunu senin götüne takmamalı, seni zehirlememeli.”

“Şimdi anladım. Aynı noktaya mı geliyoruz?”

“Elbette, mecburiyetler özgürlük alanımızı kısıtlayan şeylerdir.”

“Peki, kendinden küçük ya da büyük insanların yaşıtlarından farkı neydi?”

“Kendi yaşıtlarım artık kendilerini sadece evliliğe ve düzenli bir hayata adamışken, benden küçük olanların -düşünme ve sorgulama evresinde olanların- daima bana yeni fikirler kattığını fark ettim. Büyük olanlarınsa bana saygı duyduklarını fark ettim. Çünkü onlar da aynı aşamalardan geçmiş, kimisi istediğini elde etmiş, kimisi de edememişti. Yalnız her iki kısmın da aynı olmasının özelliği şu, yapamayanlar destek oluyor, biz yapamadık bari sen yap, diyorlar; yapanlarsa bana çok büyük örnekler teşkil ediyorlardı. Ben de benden sonra gelenlere örnek teşkil edecektim. Yaşıtlarımsa dalga geçiyorlardı.”

“Eğer böyle insanlar giriyorsa hayatına, yaşadığını sık sık fark ediyorsun demektir.”

“Ben, beni bir köpek gibi fırlattıkları bu hayata âşık oldum, sokaklara, oradaki bilinmeyen; bedeni ve ruhu hayalet olan insanlara âşık oldum. Bunlar benim mutluluğumu oluşturan temel unsurlar oldu.”

“Bir şarkıda şöyle der; ‘Varoluşumun altı kaybolan bir yol.”

“Böyle işte, sevgili dostum. Arabaya geldik.”

“Nereye bırakayım seni?”

“Arayayım arkadaşı.”




25 Kasım 2020 Çarşamba

367. Gün - Antalya

                                                              367. Gün - Antalya


    "Eveeett, nerede kalmıştık? Ne diyordum ben? Lan boksör? Sen niye o gece geç kaldın?" "Dedim ya abi, sandal delindi diye." 

    Neyse, Antalya, diyordum. Geçen ay yaptığım Antalya gezimi anlatacaktım. Haftanın cuma günü, kutsal cuma! Normalde Antalya'ya gitme plânım vardı fakat son anda vazgeçmiş, Eskişehir üzerine rota çizmiştim fakat o da son anda oradaki arkadaşımın işi çıkması sebebiyle iptal oldu. Cuma akşamıysa Atakan aradı ve gelmem için hâlâ geç olmadığını söyledi. Böyle deyince içimin yağları eridi ve sabahına bilet alıp uçakla Antalya'ya gittim. Asıl hikâye ikinci günün akşamında başlıyor. Atakan, Barış ve ben... Atakanların dükkânda duruyordu eşyalarım ve onları almak için dükkâna gittik. Atakan ve Barış iki motosikletten birisini alacak ve Barış'ın arabasını almaya gidecekler. Ben de dükkanın önüne çıktım ve diğer motosikletle oynamaya başladım. Barış, abi, bir tur atsana biz gelene kadar, dedi. Nasıl süreceğimi sordum ve bindim, dükkânın önünde birkaç tur attım ve bu sırada beni izliyorlardı. Bu işi de kaptım ve aşağıdaki pazar yerinde onlar gelene kadar tur atmamı söylediler. Neyse, oraya indim ve birkaç tur atıp dükkânın önüne geldim. Henüz gelmemişlerdi, ben de pazar alanına geri döndüm. Birkaç tur daha attıktan sonra sıkıldım, ara sokaklara gireyim, dedim. Birkaç tur attım, tur attıktan sonra dükkânın önüne tekrar döndüm ve yine gelememişlerdi. -bu sıra tam on dakika sürdü- Motoru aldım ve rastgele sokaklara girmeye başladım. Girdim, gezdim, nerelere gittiğimi bilmiyordum, kayboldum. Önce panik yapmadım, nasıl olsa bulurum, diye düşündüm fakat gittikçe daha derine iniyor ve iyice kayboluyordum. Issız, karanlık ve dar sokaklardan geçiyordum. Artık iyice kaybolduğumu anlayıp tereddüt etmeye ve kaza yapma durumuna geldiğimi fark etmeye başladıktan sonra yol sormaya karar verdim. Tramvay yoluna çıktım, burası tahminime göre Kaleiçi'nin Atatürk Evi tarafındaki girişiydi. Ara sokaktan direkt tramvay hizasındaki kaldırıma çıktım ve önüme çıkan çiğ köfteciye yanaştım. Kapının önündeki tek masada oturan bir kadın bir de erkek vardı. Adam telefonla konuşuyordu, kadınsa yanında durunca yüksek dereceli gözlüklerinin altından şöyle inceden beni bir süzdü. Tereddütlüydüm ve kadına şöyle dedim: 

        "Pardon, kayboldum."
        "Anlamadım."
        "Kayboldum, nereye gitmem gerektiğini bilmiyorum."
        "Ben buraları bilmiyorum, eşime sorun."
     Bu sırada adam telefonu şöyle diyerek kapattı:
        "Pardon kardeşim, moruğun birisi kaybolmuş."
     Ben de şaşırarak şöyle bir tepki verdim:
        "Adımı nereden biliyorsun abi?"
    Adam telefonu kapadı ve bana şu soruyu sordu:
         "Nereye gideceksin kardeşim?"
    O an içimde oluşan boşluk, sanki dünyanın tüm ağaçlarını yıkmışlar, tüm insanlık bitmişçesine bir boşluktu. Düşündüm, gerçek anlamda, ciddi ciddi düşündüm. -gerçekten düşündüm ya, normalde yapmam, haklısınız- Kocaman bir boşluk, ne gideceğim yeri ne de yolu biliyordum. Tarif edebileceğim bir şey de yoktu. Adama şöyle dedim, düşünmeyi bitirdikten sonra.
        "Abi, hiçbir şey bilmiyorum."
        "Gideceğin yeri bilmiyor musun? Tarif edebileceğin bir şey var mı? Gideceğin yerin etrafında filan..."
        "Yok, abi. Arkadaşın dükkânına gideceğim."
        "Dükkânın ismi ne?"
        "Soyadları ÜLKER, dükkânın ismini bilmiyorum."
        "Ne dükkânı?"
        "Servis, elektrik, elektronik üzerine."
    Googla'dan baktı, buldu ve gösterdi.
        "Bu mu? Ali Ülker?"
        "Bilmiyorum, yani arkadaşımın babasının ismini bilmiyorum."
    Adam bana sanki "ne biliyorsun ..." der gibi baktı.
        "Tamam ya, ben burayı biliyorum."
        "Gerçekten mi abi?"
        "Bak, şimdi güzel kardeşim. Bu yolun sonundan sol yapacaksın, sonra oradan da ikinci sola döneceksin, ardından ilk sağ yaptığında karşına pazar yeri çıkacak."
        "Aaa... Pazar yeri, evet, hatırladım orayı. Evet, evet orası abi."
        "Güzel. Dediğim yolu takip et, bulacaksın."
        "Eyvallah abi, çok sağ ol."
     
    Dediğini yaptım ve yolun sonuna doğru yavaş yavaş gidiyorum. Bu sırada önüme üç tane yunus polisi çıktı. Yanımda ne kimliğim ne ehliyetim ne kaskım ne de telefonumun olmaması dışında pek bir sorun yok sanırım. Beni çevirseler hiçbir şey açıklayamam kimseye. Tırstım ve onlara bakmayarak ve hafiften korkarak -hafiften ama- yanlarından kaplumbağa gibi küçük hızla geçtim. Yolun sonundan sol tarafa döndüm ve bu defa yol tarifini unutarak yolun sonuna kadar gittim. Karşıma anayol çıktı, anayoldan hızla geçen araçları görünce tırstım ve yola girmemeye karar verdim, o an kaza yapabilme ihtimalim gözümün önünde canlandı. Ki Atakan'ın dükkândan çıkmadan bir on dakika önce -dükkân anayolun kenarında- yolda motosikletli bir arkadaşı araba köşeye sıkıştırmış ve kaza yaptırmıştı. Aklıma bu geldi ve nedensiz tırsmalarım kendini havaya üfledi ve parfüm etkisi yaptı. -bu arada bu ilk motosiklet deneyimim- Anayola çıkmadan sağ taraftaki kaldırımda geriye dönüş yolunu fark ettim ve oradan geriye döndüm. Polislerin beni karşıladığı yerdeki büfeye kadar gittim. Bu defa büfeciye yanaştım ve önünde oturan kadınlara klâsik sorumu sordum.
        
        "Pardon, kayboldum."
    Kadın bana doğru eğildi ve şöyle dedi:
        "Hı?"
        "Kayboldum, nereye gideceğimi bilmiyorum."
    İçeriden ortalama benim yaşlarımda yiğit bir çocuk -şaka şaka- çıktı. 
        "Nereye gideceksin kardeşim?"
        "Pazar yeri var, böyle kocaman, bomboş bir alan."
        "Hadi ya? Şaka mı bu? Bir sürü pazar yeri var bu civarda, hangisi, nereden bileyim?"
    Biz de insanlık yapıp yol soruyoruz, hareketlere bak.
        "Doğalgaz çalışmasının yapıldığı bölge, her yer toz toprak içinde."
        "Hee, dediğin yeri biliyorum, hatırladım. Bak şimdi -yine başlıyoruz- ikinci soldan içeriye gir, oradan da ilk sağa gir, karşına çıkacak." -hah, ikinci sol, doğru ya-
        "Eyvallah abi, sağ ol."
    
    Gaza bastım ve yavaş hızda ikinci sola girdim, oraya girdikten sonra yine yolu unuttum, ilk sağa girdim ama yine tereddüt ettim ve yanından geçtiğim, sorup sormamakta tereddüt ettiğim ve Suriyeli zannettiğim kara çocuğa geri döndüm ve yolu sordum.
        
        "Pardon, pazar yeri ne tarafta kalıyor?"
        "Yolu devam ettir, karşına çıkacak."
        "Teşekkür ederim."
    
    Yolu devam ettim ve sonuna geldiğimde pazar yerini gördüm. İçimden derin bir oh, çektim. Pazar yerinin karşısına geçtikten sonra sol taraftaki yola saptım ve oradan da sağ yapıp Atakan'ın dükkânına varmayı düşünüyorum. Neyse, pazardan çıktım, sağ yaptım, tam yokuşu çıkıyordum ki... Sol köşede duran tipitip beş çocuk -tahminim 14-15 yaşlarında- hepsi aynı ağızdan bana bağırdılar.
        
        "Abiii, abiii!"
    Ne olduğunu anlamaya çalıştım ve şaşkınlıkla onlara baktım, bana doğru koşuyorlardı.  
        "Atakan abiler seni arıyor, neredesin abi sen?"
    Soruyu soran çocukla önceki gece Duman konserinde tanışmıştık, çocuğu hatırlayınca biraz soğudum. Atakan'ın arkadaşının kardeşiymiş.
        "Kayboldum, oğlum, sorma."
        "Nasıl kayboldun abi?" -gülüyor-
        "Labirent gibi burası, ne böyle?" -burada küfrettim- 
        "Yeni mi taşındın buraya abi?"
        "Yok kanki, Ankara'dan iki günlüğüne geldim."
        "He, anladım abi. Burada bekle, Atakan abiler beklesin, dedi."
        "Tamam."
    Aralarından en tırrekus tipli olan çocuk yanıma doğru yanaştı ve sigara istedi. Düşündüm, sigaramı unutmuş, o telaşla sigara içmeyi de unutmuştum. Demek ki bu şekilde sigarayı bıraka....... Ğığağağağa...
        "Yok."
     Sonra arkasını döndü, yerine tekrar konuşlandı ve Antalya tırrekusu oturuşu yaptı. Bunun Ankara tırrekusu oturuşundan tek farkı, çakmadan da olsa kültürlü havası çiziyor ve elinde tespih olmuyor oluşuydu. Cebinden sigara paketini çıkardı ve sigarasını yaktı. Şaşırdım. Herkes yalancı! Öyle böyle, bebelerle muhabbet ediyoruz derken, yanımdaki çocuk ıslık çaldı, aşağıdan diğer yola sapan Atakan ve Barış'ı görmüştü. On saniye sonra girdikleri ve görünmedikleri yoldan geri geldiler ve yukarı, bizim yanımıza çıktılar. Bekliyorum. Dıı rım, dıı rım... Tedirgin oldum önce, kızarlar diye düşündüm. Bunlar yanımıza geldi, durdular, ikisi de bana baktılar ve gülmeye başladılar. Doyana kadar kahkaha attılar. 
        "Oğlum, kızmadınız mı?"
        "Aga, -Atakan çok kibar bir çocuktur, bunu asla demez- Farklılık oldu, sana da unutamayacağın bir anı oldu işte."
        "Haklısın, güzel anı, güzel hikâye."
    Otobüsüme bir saat filan kalmıştı, cebimde üç kuruş param var -her zamanki gibi çulsuzum-.
Biraz dükkânda oturduk, biraz da orada güldüler. Nasıl becerdiğimi anlatmamı istediler, anlattım, yine güldüler. Sonrasında Barış'ın arabasıyla lunaparka gitmeye karar vermiştik, parkın kapısından döndük, bana kötü şeyler hatırlatıyordu -yedi yıl önce, ilk gezilerim sırasında yolum Didim'e düşmüş, orada bir kadınla tanışmış ve onun isteği üzerine gondola binmiş ve gondol tam orgazmın doruklarındayken bağırarak ve küfrederek beni indirmelerini emretmiş ve kıza rezil olmuştum. Tanrım! Bunu şu an hatırlamak dahi istemiyorum- Ardından sahil tarafına indik ve tezgâhlardan midye yemeye başladık. Biz arabanın içindeyiz, çocuk da camdan midyeleri veriyor. Bir, iki derken yan yana dizili midye tezgâhları bir anda kaçışmaya başladılar, bizim midyeci de toparlayıp kaçtı. Zabıtalar ve polisler geldi. -oğlum sen de gittiğin yeri kurutuyorsun, dediğinizi duyar gibiyim- Burada kesmek istemezdim ama biraz canım sıkıldı.

                                                                      
                                                                    Saygı Köşesi



    Önceki gece Duman grubunun konserinde Atakan ve Barış'ın arkadaşı Zeynep ile tanıştım, oturup biraz sohbet ettik hep beraber. Buradan saygı ve sevgiyle anıyorum. Tekrar görüşmek ve tanıdığım gibi kalman dileğiyle.

    Tam üç yıl önce öğrenci kredimle geziyordum ve  Antalya'da bir ara sokağa -Atatürk Evi'ne doğru inerken sol tarafta, yolun karşısında kalan ara sokakta, dar bir sokakta; sıralı yan yana dizili beş-altı tezgâh vardı ve bu tezgâhlar örme bileklik, kolye, çanta tarzı kendi yaptıkları eşyaları satıyorlardı- girdim. Tezgâhları gezdim ve dördünce tezgâhta ilk görüşte ilgimi çeken bileklikler gördüm. -ki ilk görüşte ilgimi çeken çok az şey vardır- Direkt tezgâha dadandım ve birkaç bileklik aldıktan sonra alıp almamakta tereddüt ettiğim örme bir omuz çantası gördüm. O zamanki ücreti olarak altmış TL demişlerdi. Öğrenci olduğum ve krediyle gezdiğimi söylediğimde elli TL'ye bırakabileceklerini söylediler. Ben de banka hesabıma baktım ve çok az param kalmıştı. Önce almadım ve çıktım oradan. Yukarı doğru yürürken ATM gördüm ve o çantayı alacağım diyerek parayı çektim, gittim ve o çantayı almış ve çok mutlu olmuştum. -günümüze dönüyorum- Antalya'da bu günün sabahında gezerken o arayı gördüm ve girdim içeriye. Tezgâhı buldum ve omzumda çantamla tezgâhın önünde durdum. Çok tatlı bir çifttiler, karı koca. Kadın çantayı görünce şöyle bir tepki verdi: "Aa... Benim diktiğim çanta." Sonra eğildim ve şöyle dedim: "Çantayı tanıdınız, beni tanıdınız mı?" Ahmet ağabey arkamda oturuyordu, ayağa kalktı ve yanıma geldi, eşi de karşıdan bakıyorlardı. İkisi aynı ağızdan konuşarak şöyle dediler: "Tanıdık tabi ki, nasılsın?" Klâsik bir muhabbet oldu, nerelerde, neler yaptığımı filan sordular, kitap yazmaya devam ettiğimi, Ankara'ya takılıp kaldığımı filan söyledim. Onların da çocukları yazarmış, Varlık Dergisi'nde yazdığını filan söylediler. -onu da buradan saygı ve sevgiyle anıyorum- Kısacası, hatırlanmak güzeldir. Daha üç yıl önce, sadece çanta aldığım ve ayaküstü üç-beş dakika muhabbet ettiğim bu tatlı insanların beni hatırlıyor oluşu, yaşamak için bana yeni bir anlam daha katıyordu. 


    Bir önceki gece bir şişe cin ve bir şişe votka içtikten sonra o kafayla, motosikletle yanlarına gittiğimiz ve orada Atakan ile birer buçuk da bira içtiğimiz; Atakan ve Barış'ın sarhoş arkadaşlarını buradan anıyorum. Atakan motorla kaza yapmış, ben o kafayla motordan atlamış ve Atakan yerde, motorun altındayken bana dönüp gülmüştü. Bunu da unutmuyor ve sarhoş arkadaşlarını buradan yine ve yine saygıyla anıyorum. -bu mevzu çok uzun-

    
    Selma Hanım... Aynı dergide bir dönem beraber yazdığımız arkadaşım, onunla ilk defa orada yüz yüze bulunduk, bu da benim için kıymetliydi, buradan ona da saygılarımı sunuyorum. Sanatınız daim olsun efendim.


    Ve tabi ki Atakan ve Barış... Onları buradan sevgiyle kucaklıyor ve bana yaşadığımı tekrar ve tekrar hissettirdikleri için teşekkür ediyorum. Ayrıca, o sarhoş kafayla beni kokoreççiye götürüp, "tam ekmek kokoreç hiç yedi lira olur mu oolum?" dediğimde, olur, diyerek bana dana kokoreç ısmarlamalarını ve ve benim onun yüzünden ekmeğin içini boşaltıp sade ekmek yememi de unutamıyorum. Şimdi düşününce, o anki hayâl kırıklığımı daha net hissediyorum. -ki dana kokoreç berbattır-


    Hayatta güzel anların, güzel anıların ve güzel dostlukların sizi bulması dileğiyle, diyor ve ben aradan; iki camın tam kapanma esnasında kendisi hızla aradan sıyrılan bir sinek gibi hızla ayrılıyor ve doğama dönüyorum. Sevgiyle kalın.


    Hee, unutmadan söyleyeyim, kıymetli yaşamınızı kimseye hediye etmeyin, o size ait... Bu konuda gerçekten bencil olabilirsiniz, çünkü size ait olan şey....................................... - lütfen boşluğu tek kelimelik betimlemeyle doldurun- 

    
    Hep unutuyorum... Bu hikâyenin şarkı önerisi, Hiphop sevenler için Mode XL'dan Pusula parçası. İddia ediyorum, bu şarkının klibi kısa film yarışmalarına katılsa ödülleri siler süpürür. O derece iyi, ışık tutan bir parça. Keyifli dinlemeler.  



















      

 

11 Ağustos 2020 Salı

Kırmızı Bavul

     Sene 2012. Ben liseyi henüz bitirmiş ve ailemin istediği bölümü kazanmak için üniversite sınavına canla, başla hazırlanmıştım. Lisede olduğu gibi üniversitede de onların istediği okula gidecektim. Ailemin istediği adam olma yolunda emin adımlarla yürüyordum. Sınav geldi çattı, sınava girdim ve evet, istedikleri bölümü kazanmıştım. Üniversiteye online kaydımı yaptırdım ve gideceğim günü saymaya başlamıştım. Bu sırada yaz boyunca sanayide çalışmış ve biraz para biriktirmiştim. Bu para ile yaklaşık iki hafta Didim’de tatil yaptım. Oradaki arkadaşım, beni lunaparkta gondola bindirmiş ve ben, gondol en tepedeyken indirin beni, diye haykırarak zorla durdurtmuştum. Ah! Neyse, rezillik diz boyunu aşmış. Bunu ben de hatırlamak istemiyorum. Tatilden memlekete döndüm ve okula gidişime bir hafta kadar süre vardı, günler gittikçe daralıyor ve zaman hızla akıyordu. Okula gitmeme iki gün kala şu düşünce zihnimi kemirmeye başladı: Oğlum Uğur, hayatın boyunca pişman olacağın bir karar vermek üzeresin. Sen bunu istemiyorsun, mutsuz bir beş yıl geçirmeye de katlanamayacaksın! Senin istediğin bu değil. Bu, benim sorgulamalarımın ilki ve atasıdır. Vazgeçtim ve okula gitmeme iki gün kala aileme istedikleri adam olamayacağımı söyledim. Tabi bunun üzerine bir sürü kavga gürültü filan oldu. Kışa kadar bir pastanede çalıştım. Tost yaptım, döner kestim, baklava dağıttım. Artık aylar Ocak’ı gösterdiğinde kar yağmaya başlamış ve bizim ilçe kar altında kalmıştı. Bu zamanlarda hiç tahmin etmeyeceğim bir insan aradı ve Ankara’da bir iş olduğunu, gelmek istemem dahilinde kalacak yer, yemek ve sigorta vereceklerini söyledi. Kafama yatmıştı. Bu, benim için bir kaçış yoluydu ve ben kendi yolumu bulmak zorundaydım. Fırsat kendisini önüme altın tepside sunmuştu. Ve ben, ruhen ve yerleşik olarak ilk yolculuğuma çıktım. Düşüncelerim sivri kayalar gibiydi ve dokunduğunu kesiyordu. Kendime en ucuzundan tekerlekli kırmızı bir bavul aldım. O zaman okuduğum dünya klasiklerimi ve eşyalarımı -henüz yazmaya başlamadığım dönem- tıkıştırdım ve Ankara’ya doğru yol aldım. Yaklaşık olarak üç ay orada çalıştım ve sonunda hakkımı aradığım ve insanları örgütlediğim için beni işten kovdular. Çaresiz memlekete döndüm. Döndükten bir hafta sonra orada tanıştığım birisi aradı ve Fethiye’ye çağırdı. Oraya da onun yanına gittim ve bir ay kadar çalıştıktan sonra yine işten kovuldum. Neymiş efendim? İşten kaçıp kaçıp Ölüdeniz’e yüzmeye gidiyormuşum. Peh! Bundan sonrası mühim. Şu an hatırlayamadığım kadarıyla kırmızı bavulumla birçok şehirde yaşadık, birçok insanla tanıştık ve birçok hikâye dinledik. Ülkenin dört bir yanını gezdik. Yaklaşık yedi yıl boyunca bir sağa bir de sola savrulduk durduk. Onunla Kars’a dahi gittik. İstanbul’da modellik yaptığım o kısa dönemde de yanımda o vardı. Taksim’de sokaklarda yattığım gecelerde yanımda o vardı. Birçok bakir yerde kamp yaptık, birçok yürüyüşe, yüzlerce otostopa çıktık. Kaçak trenlere ve vapurlara bindik filan. Kırmızı bavulum, hayatımı eleştirenlerden daha çok şehir görmüştü. Beraber bir kez daha üniversiteye gitmiştik. Onu da bıraktık. Gittiğimiz şehirlerde dinlediğimiz hikâyelerden yola çıkarak bir karakter yarattık ve üzerine iki kitap yazdık. Zaman bizim için hiç durmayan bir nehir kadar hızlı akıyordu ve biz, o lanet nehirde kâğıttan bir sandaldık. 

     Geçen yıl… Ben yerleşik hayata geçmeye karar verdim. Kırmızı bavulum, yedi yıllık çılgın maceralarımızdan sonra artık beni yarı yolda bırakmaya başlamıştı. Aydın’da tutmacı koptu, Salda Gölü’nde tekerleği kırıldı. Çanakkale’de fermuarları bozuldu. Her seferinde tamir ettim ama artık vücudu acı çekmek istemiyor ve onu bırakmam için bana yalvarıyordu. En yakın dostum beni artık istemiyordu. Kim bilir, belki de artık kendi başına bir bütün olmuştu ya da ben yarım kalmayı seçmiştim, hep bir eksik kalmayı… Hayatım boyunca yaşadığım en büyük acı, yaşadığım en büyük yalnızlıktı bu. Sanki içimdeki ormanı yakmışlar, içindeki bütün böcekler, kuşlar, yeşillikler, ağaçlar yok olmuştu ve yerine otel dikmişlerdi. Artık yaşamım beni sürüklemiyordu ve ben Ankara’da idim. Kısa bir süre sonra onu ait olduğu yere bıraktım ve yaktım. Daha fazla acı çekmemeliydi. Ardından evime döndüm ve hüngür hüngür ağlayarak ilk şiir denememi yazdım.

 

Kırmızı bir dünya vardı elimde
Yaklaşık altı yıl önce
Terk ettik evimizi kırmızı bavulumla
Ve çıktık yola
Birçok şehir gezdik
Birçok film izledik
Birçok kitap okuyup;
Birçok hikayeler yazdık.
Yetmedi;
Yeni duygular keşfettik
Yeni hayatlara dokunduk
Birçoğunda aylar süren mücadeleler verdik
Ve şimdi Ankara'dayız

Yaklaşık beş aydır.
Sokaklarda yattığımız günleri özlüyorum
Evren bize bir ev verdi burada
Konargöçer hayatı geçtik
Ve bu bizi tatmin etti
Göremediğimiz adımlara evren dedik
Evren bizi yoldan etti
Göçten sürükledi

Fark etmedik
Ve küfrettik ona.

Hoşça kal eski dostum.  

 

Kulağımda Gemide filminin sonunda çalan o duygusal müzik yankılanıyor.  Ve hiç kimse aradığını bulamıyor.


26 Mart 2020 Perşembe

Umut






     "İçinde çok yoğun bir mutluluk barındıran ama aynı zamanda patlamayı unutmuş bir volkan kadar yalnızsın. Defalarca sordum kendime, bu nasıl olabilir? Sonu çıkmaz sokak. Güvenini hiç mi ettiler? Güvenemiyor musun kimseye?"

     "Hiç kimse güvenimi falan hiç etmedi. Sadece ben, yalnız kalmam gereken zamanı bildim, o kadar. Tam tersi aslında, herkesi ayrı ayrı seviyorum, herkese ayrı ayrı güveniyorum. Bana da yalan söylendi elbet ama ben hiç kimseye aynını yapmadım. ve affettim, işin açıkçası bu beni daha mutlu ediyordu; affetmek."

     "Yalnızsın."

     "Belki de. Fakat benim kalabalığım zihnimdeki ucu bucağı olmayan sorulardır. Bu kalabalığın nedeni, amacı ve cevabı olmayan düşüncelerim."

     "Bu düşüncelerin sonu çıkmaz sokak."

     "Çıkmaz sokaktan kastının ne olduğunu biliyorum. Fakat ben, o çıkmaz sokağın sonuna geldiğimde; o sondaki duvara sırtımı yaslayıp yaşadıklarıma şöyle bir bakacağım. Ben geçmişe bakarken ise sırtımı yasladığım duvarın bir köşesinde bir çiçek filizlenecek ve bana başka bir dünyanın kapısını açacak. Yeni bir dünyanın, yeni bir düşünce biçiminin kapılarını..."

     "O ânı göremeyeceksin."

     "Biliyorum. Benimkisi sadece bir umut, olmayacağını bile bile hem de. Fakat sen, bu kadar karamsar olduğun sürece o çiçek senin adına hiç filizlenmeyecek."

     "Umudum yok zaten, boş ver."

     "Senin hayatın, senin kararların."

     Ve dağıldılar.

<a title="blog sözlük" target="_blank" href="https://blogsozluk.com/biri/yildirimbeyazid"><img alt="blog <a title="blog sözlük" target="_blank" href="https://blogsozluk.com/biri/yildirimbeyazid"><img alt="blog sözlük" style="width:100%; height:auto; max-width:207px; border:none;" src="https://blogsozluk.com/uploads/rozet/rozet9.png"/></a>

25 Ocak 2020 Cumartesi

Osmaniye'de Küflü Bir Otel Odası - No: 31

     
     Saat gece 23.00'da giriş yaptım buraya. 31 numaralı odayı verdiler. Bu bir tesadüf mü? Tesadüflere inanmadığımı var sayarsak, hayır. Otel sahipleriyle biraz ülkeyi kurtardık az önce aşağıda yarım saatliğine. Odaya çıkmam buçuğu buldu. Soğuk...  Uyuyamıyorum, kıvranıp duruyorum buz kesilmiş taş yatakta. Saat sabah altı oldu, kıvranıyorum hâlâ. Bu saate kadar iki dakikalık bir uyku uyudum, bu uyku tüm geceye bedeldi. Onda da rûyâ görüp uyandım. Camdan dışarıya bakıyorum. Saatin kaç olduğunu bilmiyorum. Güneş doğmaya yüz tutmuş, oda küf ve sigara kokuyor. Garip bir otel odası. Bununla beraber ölmeyi istiyorum. Kötü bir otel odasında ölü bulunan saygın yazar! Saygın? Yazarlara saygı duyulmaz, olsa olsa hikâye anlatılır. Numara 31... Her yerde bu, kaçamıyorum ve beni hep bu numaraya lâyık görüyorlar. Bi önemi var mı? Yok! Sonuç hep aynı, 31! Küflü bir otel odasında geberip gideceksin! En azından ölünce belki saygı duyarlar! Ne önemi var? Ölülere dahi saygı duymayan milyonlar var. Evet, Can Yücel'in mezarına saldırmışlardı. Herkes gebermeli. Kinini kendine sakla. Böyle bir odada geberip gideceksin böyle giderse. Canım sağ olsun.

     Ne yapmalı? Az sonra kadın gelecek. Az sonra? Yani yaklaşık beş saat sonra falan. Sonuç? Ondan sonrası yine küflü bir otel odası, numara 31. Bu nasıl bir hikâyeye dönüşecek? Bak, şöyle: Küflü bir otel odasında bir sabah uyandı, hiç uyumamıştı. Soğuktu, üşüyordu ve koku sarmıştı etrafı; küf ve sigara kokusu. Kalktı, perde hafif aralıktı. Güneş henüz doğmaya yüz tutuyordu. Bulutların ardındaki kırmızılığı görebiliyor. Bir sigara yaktı, ayak yoluna döndü ve işemeye gitti. Odaya döndü, montunu giydi ve şapkasını çekti. Yatağa konuşlandı tekrar. Belki bu sefer üşümez ve uyurdu. Çoraplarının ayağını yaktığını fark etti, çıkardı onları ve baş ucuna koydu. Her şey gibi onlar da kokuyordu. Sonra? Uyumayı denedi. Az sonra kadın gelecekti. Birkaç saatlik uyku merasiminden sonra kan çanağı olmuş; yorgun, kıpkırmızı gözlerle uyandı. Ellerini ve yüzünü yıkadı. Dışarı çıktı, fıstık heykelinin önünden geçti ve kadınla buluşmak üzere parka gitti. Oturdu ve üzerinde çalıştığı hikâyesini yazmaya koyuldu. Olayın tam hararetli bölümünü yazıyorken kadın geldi, sarıldılar. Beraber oralet içmeye gittiler. Oralet? He... İyi, peki. Kadın öğretmendi, öğle arasına çıkmıştı. Yemek yemediler. Kahvaltı da etmemişti. Oraletten sonra kadını yolcu etti. Biraz gezdi, ağırdı yükü. Tam yirmi beş yıl kadar. Akşama kadar voltaladı etrafta. Akşam olunca tekrar buluştular. Bu son muydu? Yoksa başlangıç mı? Yoksa başlangıç için son yahut son için başlangıç mıydı? Bilmiyordu. Bilinmezliklerle boğuşmak onun kaderiydi. Kadere inanmıyor ki. Burada biraz da olsa inancı geliyor. Günün sonunda iki bira atıyorlar, beraber şarkı söylüyorlar, çok güzeller. Bu anlar çok kıymetli, çok değerli anlar onun için. Böyle anların nâdiren yaşayacağını biliyor. Ve artık dönüş vakti. Dönmek istemiyor ama dönmek zorunda. ''Sarıldılar, bir kitap düştü yere, kapandı bir pencere, ayrıldılar.'' -Nâzım Hikmet- Evet, mecburiyetler... Bitti. Bu kadar mı? Bu hikâye ne kattı ona? Yaşam, hayat, düşünme biçimi. Unuttun mu? Küflü ve soğuk bir otel odası, düşünmek ve uyumamak için iyi bir fırsat onun için. Her şeyden biraz kopartarak kendi yaşamını şekillendiriyor bu sayede. Hayat, onun için bir azap. Düşünen insanlar için hayat bir azap. Korkmuyor mu bunları yaparken? Alışkanlıklar... Onun kalbini her defasında parça pinçik ediyor. Ama zorunda... Bir gün ölebilmek için düşünmek zorunda, sevmek zorunda, onun için yaşamak zorunda... Üzülüyorum ona, bir türlü çıkamıyor o karanlık kuyudan. El uzat, belki seni dinler. Uzattım fakat yaktı elimi içindeki ateşle, yaşam ateşiyle. O zaman kendi hâline bırakalım. Kendi haline... Kendi... Ve kadeh tokuşturma sesi. Şimdi bitti.



2 Ocak 2020 Perşembe

Eternity and a Day



          

     Yavaş yavaş artık Gürkan'ın meşru yollardan hesabıma gönderdiği paralar suyunu çekmeye başlamıştı. Ben ise artık geri dönüş vaktinin geldiğini hissediyordum. Dönmek istemiyordum ama bir yerde de mecburdum buna ayak uydurmaya. Geriye gidecektim, bu sonun ardından yeni bir başlangıç yapacaktım. Çalışıp, paramı biriktirecektim ve yeni hayâllerim için çabalayacaktım. Kıvırcık saçlı çocuk yanıma geldi. Bir arkadaşının da bugün İstanbul'a gideceğini ve benim de istersem onunla gidebileceğimi söyledi. Sıradaki durak, Istanbul... 
     
     "Bir saat sonra yola çıkacak, arayayım mı?"
     "Olur, ben de çantamı hazırlayayım."

     Toparlandım hafif hafif. Kıvırcık saçlı çocuk arkadaşını aradı ve geri  geldi.
    
     "Bir saat sonra evin önünden alacak seni."
     "Teşekkür ederim. Minnettarım benim için yaptıklarına."
     "Rica ederim. Lâfını bile etmemeliyiz. Kahve? Belki eşliğinde son bir hikâye anlatırsın bana moruk."
     "Hikâye konusunda söz veremem ama son bir kahveni içerim."
     "Son deme, son deme... hani son diye bir şey yoktu?"
     "Var, gerçekten bir son var ama biz onu görür müyüz bilmiyorum."
     
     Birileri...  Birilerinin bunu fark ediyor olması beni mutlu ediyor, aynı zamanda hüzünlendiriyor da. Her şeyin farkında  olan birileri... Kahvelerimizi yapmaya gitti ve yaklaşık beş dakika sonra geldi çocuk. Sıcacık kahve bardağını elime aldım, sol elimin dört parmağıyla altından kavradım, baş parmağımı da kulpundan geçirdim. Sağ elimle bardağın diğer tarafından kavramın ve sağ elimle birleştirdim bardağın etrafında. Bardağa baktım, kahvenin dumanı yukarıya doğru süzülüyordu. Kokladım, gözlerimi kapattım. Açtığımda çocuğa döndüm, dik bir şekilde oturuyor taburede ve karşıya bakıyor, deniz manzarasına, gülümsüyordu. Huzurlu bir gülümseme var suratında. Sessizliğini bozdu ona bakarken.

     "Biliyor musun moruk, ben öğrenciyim."
     
     Gülümsedim, biraz alaycı bir gülümseme olmuştu ama temelinde bu yatmıyordu elbette.

     "Bilmiyorum, açıkçası böyle bir şeyi bilmek de istemezdim."
     "Haklısın, senin için bu önemsizdir."
     "Evet sevgili dostum, belki az sonra gerçek bir sona yaklaşacağım ve okuduğum üniversite, kazandığım para beni o sondan kurtaramayacak. Öncelikli olan burada olman, hoş görülü, iyi niyetli ve saf olman; işlenmemiş elmaslar gibi, parlaman."

     Gülümsedi. Kahvelerimizi içtik, biraz sağdan soldan konuştuk. Sonra bir ara telefonu çaldı. Arayan arkadaşıydı. Kapıya geldiğini ve  hazırsam beni alıp gideceğini söyledi. Telefonu kapattı, ayağa kalktı ve bana baktı. Derin bir nefes aldı önce, gülümsüyordu. Ama aynı zamanda hüzünlüydü gözleri ve yutkunmuştu. 

     "Hadi ama sevgili dostum. Böyle yapma, aklım burada kalmasın."
     "Tamam, tamam. -kafasını salladı- Sadece senin gibi bir insanı tanımak benim için büyük bir zevkti moruk. Bir daha ne zaman karşılaşırız bilmiyorum ama arayı açmayalım."

     Sarıldı bana, sımsıkı. Hiç bırakmayacak gibi. 

     "Yapma işte, üzüyorsun beni."
     
     Sarılmamız bitti, Duygulanmış mıydım? Uzun süredir başıma gelmiyordu böyle bir olay. Kendimi iyi hissettim. Hissetmeyi hatırladım, duyguları... Son kez sağ ellerimizi havada hızlı bir biçimde uzatıp, birbirine çarpıştırdık ve diğer ellerimizle birbirimizin sırtını sıvazladık. 

     "Yaz bana moruk, senden mektup bekliyorum."
     "İlk fırsatta yazacağım sevgili dostum."
     
     Asansörle en alt kata indik beraber. Sırtımda çantam, altımda eşofmanım. Arabanın önüne geldiğimizde kadın arabadan indi. Selamlaştık, sonra arabaya doğru yaklaştığımda dönüp arkama baktım, yapmamalıydım ama yaptım. Çocuk bana baktı ve son kez ağzından şu cümleyi duydum.

     "Biliyor musun moruk? Dünyanın en aptal icadı pantolonlardır."

     Alt eşofmanını gösterdi, kırmızı eşofmanını. Biliyorum anlamında kafamı salladım ve altımdaki eşofmanı gösterdim sağ elimle, gülümseyerek. O da gülümsüyor. Birbirimizi anlayan insanlarla aynı ortamda kısa süreliğine bulunmak beni mutlu ediyor. Bu mevzu uzun süreli olursa eğer, bir yerlerden dalların çatırdamaya başladığını hissediyordum. Arabaya bindim, bindikten sonra  arkama dahi bakmadım bu defa. Sustum, aracı kullanan kadın da benimle konuşmadı henüz. Sessizlik... Fonda şu an Beethoven'ın Silence'inin çaldığını hissediyorum. Sessizliği ve Beethoven'ı susturan kadının konuşması oluyor. 

     "Merhaba, ben Melis."
     "Merhaba."
     
     Bir süre sustuk. Kadının yüzüne dahi bakmamıştım. 

     "Kendini tanıtmayacak mısın? İsmin nedir, necisindir falan..."
     "İsmim... Hıh, onu kaybettim, işin güzel yanı, onu bulmak istemiyorum."
     "Ben de isterdim kaybetmeyi ama... Ama..."

     Gülümsedi. Ona doğru döndüm, gözleri yola değil de daha çok uzaklara dalıyor. Bir şeyler dolanıyor zihninde, bir şeyleri anımsıyor. Gülümsüyor, bu huzurlu gülümsemeyi nerede olsa tanırım. Öylece devam  ettik yolumuza, Istanbul'a kadar. Silivri'nin girişinde beni nereye bırakacağını sordu ve takriben birkaç gün beni ağırlayabileceğini belirtti. Bu, tanımadığım insanın evinde. Tanıdıklarım var elbette, dostlarım ama tanığım insanların evinde kalınca sürekli sorunla karşılaşıyordum. Hem... Tanımadığımız insanlarla konuşacak çok şeyimiz oluyor. Dinleyecek hikâyelerimiz...

     "Nerede oturuyorsun?"
     "Mecidiyeköy."
     "İstanbul'a ilk gelişim bu."
     "Gerçekten mi?"
     "Yalan söylediğimi düşünür gibi baktın az önce."
     "Nereden anladın?"
     "Bu sıralar evrensel dil üzerini çalışıyorum. Yani çalışıyordum."

     Gülümsedi. İki saate yakın bir süre sonra evine vardık. Akşam olmamıştı henüz. Aracını park etti, indik ve apartmana doğru yürüdük. Kapıdan girdik, hemen karşımızdaki asansöre yürüdük. Dördüncü kata çıktık. Karşılıklı iki daire vardı, koridor enlemesine bir metre ve uzunlamasına dört metre şeklindeydi. Kahverengi, çelik kapılar... Gri, içine siyah nokta işlemeli mermer taşlar ve duvarlar krem rengi boyalı. Tiner kokusu ucundan biraz geliyor burnuma, koridor yakın zamanda boyanmış olmalı. Kapıdan içeriye girdik, ayakkabılarımı içeri  almam gerektiği söylendi. İçeriye girdim ayakkabıyla. Kapının hemen sağ arka kısmındaki üç katlı, siyah ayakkabılığın orta kısmına koydum ayakkabılarımı. Tahmini yedi metre kadar ilerimde bir kapı, onun hemen sağ tarafında, dibinde açık bir kapı daha. Hemen sol tarafında, bize bakan kapının üç metre berisinde kapalı bir kapı daha, tuvalet olmalı. Son olarak kapıdan girdiğimizde dış kapıya yakın olan diğer kapı -ayakkabılığın hemen yakınında- Kapılar ahşap desenli, eski kapılar. Kulpları altın sarısı.  Çantamı çıkardım, yeşil hırkamı kapının arkasındaki askılığa astım. Çantamı aldım ve karşımdaki odaya yöneltildim. Burada yatacağımı söyledi. Odaya girdim ve ilk iş olarak çoraplarımı çıkardım. Lavaboyu sordum ve tahminim doğru çıktı, dış kapıdan girince hemen sol taraftan üç metre kadar yakın olan kapı. Ellerimi ve ayaklarımı yıkadım, kuruladım ve çıktım. Odama gidip çantamdan bir çorap çıkartıp giydim. Sonra salona gittim. Oturdum biraz, sonra kadın geldi,  oturdu yanıma. 

     "Odaya geçip dinlenebilirsin."
     "Biraz yorgunum galiba, müsaadenle."

     Yerimden kalktım ve odaya yürüdüm, üzerimi değişip, yattım. Uyandığımda hava kararmıştı. Ayak yoluna gitmek için kalktım yerimden ve yüzümü yıkadım. Aynada kendime baktım, gözlerim kan çanağına dönmüş, uykusuzluktan. Ses etmedim ve tekrar odaya gitmek için çıktım lavabodan. Salonun önünden geçerken kadın seslendi bana. Döndüm ve yanına gittim. 

     "Günaydın."
     "Günaydın. Dışarıya çıkmak ister misin? Aylaklık yapalım biraz."
     "Olabilir, yani, olur. Üzerimi değişip geleyim."
     
     Üzerimi değişip, çıktım salona. Kırmızı alt eşofmanım, sarı tişörtüm ve yeşil hırkam. Ayrılmaz üçlü. Çoktan hazırlanmıştı, beni bekliyordu. Kapıdan çıktık, biraz yokuş çıktık ve karşımıza bir cami çıktı. Onun sağ tarafından yürümeye devam ettik. Üst geçit gibi bir şeyin altından geçtik, karşıda bulunan kafelerden birisinin üst katına çıktık. Kafeyi ve masayı ben seçmiştim ve karşı çıkmamıştı. Sadece gülümsüyordu, huzurlu bir gülümseme vardı yüzünde. Masaya oturduk, ben susuyordum, kadın da. Bu sessizliği kahvelerimizi sipariş ettikten sonra o bozdu.

     "Burayı çok severim, buraya beni ilk getiren bir arkadaşım olmuştu. Bu oturduğumuz masa var ya, buraya yıllar önce bir çocuk geldi, tam bu masada oturdu. Zayıf, kemikleri sayılacak derecede zayıf, sırtında bir çantası, çantasının içinde kendinden büyük hayâlleri vardı. 
Düne kadar ondan haber alamıyordum, yıllardır."
     "Neden haber alamıyordun?"
     "Gitmişti, ardına dahi bakmamıştı."
     "Dün mü haber aldın?"
     "Evet, tesadüfen."
     "Tesadüfe inanmıyorum, olman gereken yerdesindir ve her şey sanki seni bekliyormuş gibi olur. Ummadığın anda ummadığın şeyler..."
     "Onu gördüğüm için o kadar sevindim ki... Ona sarılmak istedim, yıllardır ne yaptı, ne etti?"
     "Neden sarılmadın?"
     "Bana baktı, sanki hiçbir şeymişim gibi, tanımadı."
     "Bazen hatırladığımız şeyler aslında yaşadığımız şeyler değil de, yaşadığımızı zannettiğimiz şeyler olabiliyor."
     "Hayır, hayır. Bu öyle bir şey değildi, yaşamıştım. Onunla tanışmam tesadüf eseri olmuştu, sosyal medya üzerinden, sonra birbirimize yakın yerlerde oturduğumuzu fark ettim. Konuşmaya başladık, mesafeli bir insan değildi, tam tersi samimiyeti seven bir insandı. Küçük küçük konuşmalarla başladı muhabbetimiz. Sonra bir gün buluşma kararı aldık ve burada buluştuk, o istemişti burayı ve bu masayı. Onu tanıdıktan sonra benim de bazı şeylere karşı umudum artmıştı."
     "Nasıl yani?"
     "Yaşadığı şeyler herkesin atlatabileceği türden şeyler değildi. Elbette benzer vak'alar oluyordu, ama bu benzerin de üzerindeydi. O kadar güzel kullanıyordu ki vücut dilini, ne anlatmak istediğini anlayabiliyordum. Konuşmazdı pek, az konuşurdu, heybesinde hikâyeleri vardı ve en büyük hayâli bir gün herkese her şeyi anlatabilmekti."
     "Başarı hikâyelerini pek severim. Umarım başarmıştır."
     "Başarmaya başlamıştı."
    
     Nasıl yani anlamında kafamı sağa eğdim ve sağ gözümü hafif kıstım.

     "Bir terzide kısa zamanlı çalışıyordu, çevresi genişliyordu, istediklerine adım adım yaklaşıyordu. En önemlisi de geçmişi geçmişte bırakmıştı. İlk zamanlar onun umursamaz bir insan olmaya başladığını düşünüyordum. Ama o, kendi düşüncelerinin dahi içinde kaybolan bir insandı, suskunluğu ondandı. Zamanla hiç konuşmamaya başladı, evinden çıkmazdı boş vakitlerinde. Arar çağırırdım kahve içelim, çalışmaların nasıl gidiyor diye. Gelirdi, eşofmanlarını kuşanarak."

     Burada sustu, kollarını bağladı göğüs hizasında, üst dişleriyle alt dudağını ısırıyor, üst dudağı alt dudağının üzerine gelerek bunu kapatıyordu. Bu bir hırs türü değil de, üzüntü hâliydi. Dışarıya baktı, gözleri uzaklara gitti, derin bir üzüntü buhranına girmek üzereydi. Burnunu çekti gözünden akan yaşların eşliğinde. Bana döndü. 

    "Bir gün... -derin bir nefes aldı- Bir gün yine aradım ne yapıyorsun diye. Evdeyim, kahve içiyorum, projeye çalışıyorum dedi. Üzerinde çalıştığı ilk kitap projesi vardı bu arada. Ben o dönem madden daha iyiydim, mankenlik yapıyor ve gerçekten güzel paralar kazanıyordum, çevrem de ona göre şekilleniyordu elbet. Onunla anlaşmamıza göre ona sponsor olacaktım, yavaş yavaş çevreme tanıştırıyordum falan. Evinin kirasının bir kısmını ben ödüyordum, faturalarına falan yardım ediyordum. Ondan hiçbir şey istemiyordum ama o yaşadığı bu buhranı, geçmişini, geleceğini, başkaları da zarar görmesin diye insanlara anlatacaktı, bu şekilde hem kendisini feda edecek, belki bu proje yüzünden kaçtığı tüm yağmurlara tekrar yakalanacak ve bu defa ömür boyu ıslanacaktı. O yağmur hiç dinmeyecekti. Onu çağırdığım akşam telefonda zaten benimle bir şey konuşmak istediğini söyledi. Buluştuk, bu defa başka bir yerde, Nişantaşı'nda. Bir kafenin arka bahçesine oturduk. Kahvelerimizi söyledik, ilk yudumunu aldı, bana dikkatlice baktı. Bir şeyler olduğunu sezmiştim. Cebinden bir şey çıkarttı, masanın üzerine koyup bana uzattı ve şöyle dedi iki elini havaya kaldırarak. 'PES' Pes ediyorum ben, galiba devamını getiremeyeceğim. Geriye dönmeye karar verdim.' Çılgına döndüm. O an onu görünce mutlu olmuştum, fazlasıyla saygı duyuyordum yürüdüğü yola. Mutsuzluğun sebebi cesaretsizliktir. Cesaretli insan mutsuz olmaz. Bu yüzden o yaşadığı hayattan mutluydu. Masanın üzerindekini aldım, uçak bileti... Ciddi olduğunu anladım, kızdım ona. Pes mi edeceksin yolun başından dedim. Bileti yırttım, öyle bir şey olmayacak dedim. Yırtman bir şeyi değiştirmeyecek dedi. Araştırmaların ne olacak peki? Hani kendi çabalarınla bir yerlere gelecektin, vaz mı geçiyorsun hayâllerinden? En büyük hayâllerinden birisi de bir gün senaryo yazabilecek kabiliyete sahip olmaktı. Baş rolde de beni ve kendisini oynatma plânı vardı. Komik.

     Gülümsedi. Sanki o ânı yaşıyormuş gibi anlatıyordu, duygu ve düşünceleri gerçekti. Alnı kırışıyor, gözleri kimi zaman gülüyor, kimi zaman yaşlarını tutamıyordu. Herhangi bir nefret ifadesi sezmemiştim. Bir süre sustu, sonra tekrar anlatmaya devam etti. 

     "Bağırıyordum ona, travması olduğunu unutarak. Kulaklarını kapadı, gözlerini. Yere çöktü, sustum sonra ne yaptığımı kavrayarak. Ona doğru eğildim, ellerimi sırtına koydum ve özür diledim. O kadar sakin bir insandı ki, o durumda dahi sakin bir şekilde yerinden kalktı, bana baktı ve şöyle dedi, 'bitti mi?' Kızgındım ona, hâlâ... 'Aşağılık herif!' lafı çıkageldi ağzımdan. Doğruldu yerinde ve aynı sakinlikte çıktı ve gitti. Uzun zaman ondan haber alamadım. Çok istedim, ne yaptığını, nereye gittiğini, nerede yaşadığını? Ulaşamadım, onlarca mail bıraktım, belki girmedi, belki cevap vermedi. Sürekli olarak mail hesabı, sosyal medya hesapları, telefon numarası falan değişiyordu. Önceden öyle yaptığını söylemişti. O zaman da bu yöntemle kendini kaçışı sürüklemiş olabileceğini düşündüm."

     "Balla kesiyorum sözünü, kusura bakma lütfen. Ya düşündüğün gibi değilse? Yani, ya kaçmamış gerçekten gerçeklerle yüzleşmeye ve istediklerini almaya gitmişse. Bir defasında bir arkadaşım şöyle demişti, 'Hayatını tesadüflere göre şekillendiremezsin, bir plânın olmalı.' Ya plânı buysa? Hani şöyle bir şey vardır ya, 'her şeyin bir zamanı vardır.' Ya o an, düşüncelerinde olanı gerçekleştiremeyeceğini düşünmüşse, zamanının o zaman olmadığını hissetmişse?"

     "Bir filmde izlemiştim, erkek kadına onunla ilgili planlarından söz ediyor, kadında erkeğe diyor ki, 'Tanrı'yı güldürmek istiyorsan ona planlarından söz et.' Bu filmi beraber izlemiştik. -kısa süreli bir sessizlik- Sanırım birkaç yıl önceydi. Tesadüf eseri dergilere bakarken bir edebiyat dergisinde bir yazıya denk gelmiştim. Dikkatimi çeken şey yazı değildi, yazarıydı. Bu, onun takma isimlerinden birisiydi. İnsanlara kendisini farklı isimle tanıtmayı severdi, aslında hiç kimsenin onu gerçekten tanıyamayacağını, onun da hiç kimseyi gerçekten tanıyamayacağını savunurdu. Dergiyi aldım ve bir kafeye oturdum. Yazısını okuduğumda düşündüğüm tek şey, ne kadar da büyüdüğüydü. Kim bilir neler okudu, kim bilir kimlerle tanıştı, kim bilir kimler ona yoldaşlık etti? Dergiyi aradım, yazara ulaşmak istedim, bilgi yoktu, anonim bir yazar. Mail adresi vardı yazıda, ona da ulaşamadım. Bugün, onu yeniden tanıdım. Ve evet, o kadar çok değişmişti ki, düşünceleri, hâl ve hareketleri, konuşma biçimi... Sanki yeni bir ruh gelmişti o bedeninin içerisine. -Aniden yüzü düştü, yere baktı- Beni tanımadı."

     Bir süre yine sustu, kahvelerimiz bitmişti, çay söyledik kendimize. Çayından ilk yudumu aldıktan sonra masanın üzerinde duran sigara paketinden iki dal çıkarttı ve birisini bana uzattı. İkimizin de sigarasını yaktı, bir duman çekti, derin bir duman. Kaldığı yerden devam etti konuşmasına.

     "O gittikten sonra daha küçük bir eve taşındım, daha çok para kazanma hırsım bitti, küçük şeylerle mutlu olmaya başlıyordum. Fazla olanın, benim aklımı başımdan aldığını, çıldırttığını fark ettim. O, kurtarıcım olmuştu." 
     "İnsanlar öyle alelâde girmiyorlar hayatımıza. Herkesin hayatımıza giriş sebebi var, bunu fark etmemiz ise zaman alıyor ve bu sırada zaman bazı şeyleri gerçekten alıyor."
     "O da aynen bunları söylerdi."
   
     Kafamı kaldırdım ve dikkatlice baktım ona. 

     "Yıllar önce buraya bir çocuk geldi, zayıftı; ruhen ve bedenen. Tam bu masada oturdu, sırtında bir çantası, aklında bulacağı benliği, çantasının içinde kendinden büyük hayâlleri vardı. Günlerce yirmi dört saat açık kafelerde yattı kalktı, bazen sokaklarda, sonra bir iş buldu kendine ve her şey o gün başladı." 




Devamı Gelecek...