25 Ocak 2020 Cumartesi

Osmaniye'de Küflü Bir Otel Odası - No: 31

     
     Saat gece 23.00'da giriş yaptım buraya. 31 numaralı odayı verdiler. Bu bir tesadüf mü? Tesadüflere inanmadığımı var sayarsak, hayır. Otel sahipleriyle biraz ülkeyi kurtardık az önce aşağıda yarım saatliğine. Odaya çıkmam buçuğu buldu. Soğuk...  Uyuyamıyorum, kıvranıp duruyorum buz kesilmiş taş yatakta. Saat sabah altı oldu, kıvranıyorum hâlâ. Bu saate kadar iki dakikalık bir uyku uyudum, bu uyku tüm geceye bedeldi. Onda da rûyâ görüp uyandım. Camdan dışarıya bakıyorum. Saatin kaç olduğunu bilmiyorum. Güneş doğmaya yüz tutmuş, oda küf ve sigara kokuyor. Garip bir otel odası. Bununla beraber ölmeyi istiyorum. Kötü bir otel odasında ölü bulunan saygın yazar! Saygın? Yazarlara saygı duyulmaz, olsa olsa hikâye anlatılır. Numara 31... Her yerde bu, kaçamıyorum ve beni hep bu numaraya lâyık görüyorlar. Bi önemi var mı? Yok! Sonuç hep aynı, 31! Küflü bir otel odasında geberip gideceksin! En azından ölünce belki saygı duyarlar! Ne önemi var? Ölülere dahi saygı duymayan milyonlar var. Evet, Can Yücel'in mezarına saldırmışlardı. Herkes gebermeli. Kinini kendine sakla. Böyle bir odada geberip gideceksin böyle giderse. Canım sağ olsun.

     Ne yapmalı? Az sonra kadın gelecek. Az sonra? Yani yaklaşık beş saat sonra falan. Sonuç? Ondan sonrası yine küflü bir otel odası, numara 31. Bu nasıl bir hikâyeye dönüşecek? Bak, şöyle: Küflü bir otel odasında bir sabah uyandı, hiç uyumamıştı. Soğuktu, üşüyordu ve koku sarmıştı etrafı; küf ve sigara kokusu. Kalktı, perde hafif aralıktı. Güneş henüz doğmaya yüz tutuyordu. Bulutların ardındaki kırmızılığı görebiliyor. Bir sigara yaktı, ayak yoluna döndü ve işemeye gitti. Odaya döndü, montunu giydi ve şapkasını çekti. Yatağa konuşlandı tekrar. Belki bu sefer üşümez ve uyurdu. Çoraplarının ayağını yaktığını fark etti, çıkardı onları ve baş ucuna koydu. Her şey gibi onlar da kokuyordu. Sonra? Uyumayı denedi. Az sonra kadın gelecekti. Birkaç saatlik uyku merasiminden sonra kan çanağı olmuş; yorgun, kıpkırmızı gözlerle uyandı. Ellerini ve yüzünü yıkadı. Dışarı çıktı, fıstık heykelinin önünden geçti ve kadınla buluşmak üzere parka gitti. Oturdu ve üzerinde çalıştığı hikâyesini yazmaya koyuldu. Olayın tam hararetli bölümünü yazıyorken kadın geldi, sarıldılar. Beraber oralet içmeye gittiler. Oralet? He... İyi, peki. Kadın öğretmendi, öğle arasına çıkmıştı. Yemek yemediler. Kahvaltı da etmemişti. Oraletten sonra kadını yolcu etti. Biraz gezdi, ağırdı yükü. Tam yirmi beş yıl kadar. Akşama kadar voltaladı etrafta. Akşam olunca tekrar buluştular. Bu son muydu? Yoksa başlangıç mı? Yoksa başlangıç için son yahut son için başlangıç mıydı? Bilmiyordu. Bilinmezliklerle boğuşmak onun kaderiydi. Kadere inanmıyor ki. Burada biraz da olsa inancı geliyor. Günün sonunda iki bira atıyorlar, beraber şarkı söylüyorlar, çok güzeller. Bu anlar çok kıymetli, çok değerli anlar onun için. Böyle anların nâdiren yaşayacağını biliyor. Ve artık dönüş vakti. Dönmek istemiyor ama dönmek zorunda. ''Sarıldılar, bir kitap düştü yere, kapandı bir pencere, ayrıldılar.'' -Nâzım Hikmet- Evet, mecburiyetler... Bitti. Bu kadar mı? Bu hikâye ne kattı ona? Yaşam, hayat, düşünme biçimi. Unuttun mu? Küflü ve soğuk bir otel odası, düşünmek ve uyumamak için iyi bir fırsat onun için. Her şeyden biraz kopartarak kendi yaşamını şekillendiriyor bu sayede. Hayat, onun için bir azap. Düşünen insanlar için hayat bir azap. Korkmuyor mu bunları yaparken? Alışkanlıklar... Onun kalbini her defasında parça pinçik ediyor. Ama zorunda... Bir gün ölebilmek için düşünmek zorunda, sevmek zorunda, onun için yaşamak zorunda... Üzülüyorum ona, bir türlü çıkamıyor o karanlık kuyudan. El uzat, belki seni dinler. Uzattım fakat yaktı elimi içindeki ateşle, yaşam ateşiyle. O zaman kendi hâline bırakalım. Kendi haline... Kendi... Ve kadeh tokuşturma sesi. Şimdi bitti.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder