#gezgin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#gezgin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Kasım 2020 Çarşamba

367. Gün - Antalya

                                                              367. Gün - Antalya


    "Eveeett, nerede kalmıştık? Ne diyordum ben? Lan boksör? Sen niye o gece geç kaldın?" "Dedim ya abi, sandal delindi diye." 

    Neyse, Antalya, diyordum. Geçen ay yaptığım Antalya gezimi anlatacaktım. Haftanın cuma günü, kutsal cuma! Normalde Antalya'ya gitme plânım vardı fakat son anda vazgeçmiş, Eskişehir üzerine rota çizmiştim fakat o da son anda oradaki arkadaşımın işi çıkması sebebiyle iptal oldu. Cuma akşamıysa Atakan aradı ve gelmem için hâlâ geç olmadığını söyledi. Böyle deyince içimin yağları eridi ve sabahına bilet alıp uçakla Antalya'ya gittim. Asıl hikâye ikinci günün akşamında başlıyor. Atakan, Barış ve ben... Atakanların dükkânda duruyordu eşyalarım ve onları almak için dükkâna gittik. Atakan ve Barış iki motosikletten birisini alacak ve Barış'ın arabasını almaya gidecekler. Ben de dükkanın önüne çıktım ve diğer motosikletle oynamaya başladım. Barış, abi, bir tur atsana biz gelene kadar, dedi. Nasıl süreceğimi sordum ve bindim, dükkânın önünde birkaç tur attım ve bu sırada beni izliyorlardı. Bu işi de kaptım ve aşağıdaki pazar yerinde onlar gelene kadar tur atmamı söylediler. Neyse, oraya indim ve birkaç tur atıp dükkânın önüne geldim. Henüz gelmemişlerdi, ben de pazar alanına geri döndüm. Birkaç tur daha attıktan sonra sıkıldım, ara sokaklara gireyim, dedim. Birkaç tur attım, tur attıktan sonra dükkânın önüne tekrar döndüm ve yine gelememişlerdi. -bu sıra tam on dakika sürdü- Motoru aldım ve rastgele sokaklara girmeye başladım. Girdim, gezdim, nerelere gittiğimi bilmiyordum, kayboldum. Önce panik yapmadım, nasıl olsa bulurum, diye düşündüm fakat gittikçe daha derine iniyor ve iyice kayboluyordum. Issız, karanlık ve dar sokaklardan geçiyordum. Artık iyice kaybolduğumu anlayıp tereddüt etmeye ve kaza yapma durumuna geldiğimi fark etmeye başladıktan sonra yol sormaya karar verdim. Tramvay yoluna çıktım, burası tahminime göre Kaleiçi'nin Atatürk Evi tarafındaki girişiydi. Ara sokaktan direkt tramvay hizasındaki kaldırıma çıktım ve önüme çıkan çiğ köfteciye yanaştım. Kapının önündeki tek masada oturan bir kadın bir de erkek vardı. Adam telefonla konuşuyordu, kadınsa yanında durunca yüksek dereceli gözlüklerinin altından şöyle inceden beni bir süzdü. Tereddütlüydüm ve kadına şöyle dedim: 

        "Pardon, kayboldum."
        "Anlamadım."
        "Kayboldum, nereye gitmem gerektiğini bilmiyorum."
        "Ben buraları bilmiyorum, eşime sorun."
     Bu sırada adam telefonu şöyle diyerek kapattı:
        "Pardon kardeşim, moruğun birisi kaybolmuş."
     Ben de şaşırarak şöyle bir tepki verdim:
        "Adımı nereden biliyorsun abi?"
    Adam telefonu kapadı ve bana şu soruyu sordu:
         "Nereye gideceksin kardeşim?"
    O an içimde oluşan boşluk, sanki dünyanın tüm ağaçlarını yıkmışlar, tüm insanlık bitmişçesine bir boşluktu. Düşündüm, gerçek anlamda, ciddi ciddi düşündüm. -gerçekten düşündüm ya, normalde yapmam, haklısınız- Kocaman bir boşluk, ne gideceğim yeri ne de yolu biliyordum. Tarif edebileceğim bir şey de yoktu. Adama şöyle dedim, düşünmeyi bitirdikten sonra.
        "Abi, hiçbir şey bilmiyorum."
        "Gideceğin yeri bilmiyor musun? Tarif edebileceğin bir şey var mı? Gideceğin yerin etrafında filan..."
        "Yok, abi. Arkadaşın dükkânına gideceğim."
        "Dükkânın ismi ne?"
        "Soyadları ÜLKER, dükkânın ismini bilmiyorum."
        "Ne dükkânı?"
        "Servis, elektrik, elektronik üzerine."
    Googla'dan baktı, buldu ve gösterdi.
        "Bu mu? Ali Ülker?"
        "Bilmiyorum, yani arkadaşımın babasının ismini bilmiyorum."
    Adam bana sanki "ne biliyorsun ..." der gibi baktı.
        "Tamam ya, ben burayı biliyorum."
        "Gerçekten mi abi?"
        "Bak, şimdi güzel kardeşim. Bu yolun sonundan sol yapacaksın, sonra oradan da ikinci sola döneceksin, ardından ilk sağ yaptığında karşına pazar yeri çıkacak."
        "Aaa... Pazar yeri, evet, hatırladım orayı. Evet, evet orası abi."
        "Güzel. Dediğim yolu takip et, bulacaksın."
        "Eyvallah abi, çok sağ ol."
     
    Dediğini yaptım ve yolun sonuna doğru yavaş yavaş gidiyorum. Bu sırada önüme üç tane yunus polisi çıktı. Yanımda ne kimliğim ne ehliyetim ne kaskım ne de telefonumun olmaması dışında pek bir sorun yok sanırım. Beni çevirseler hiçbir şey açıklayamam kimseye. Tırstım ve onlara bakmayarak ve hafiften korkarak -hafiften ama- yanlarından kaplumbağa gibi küçük hızla geçtim. Yolun sonundan sol tarafa döndüm ve bu defa yol tarifini unutarak yolun sonuna kadar gittim. Karşıma anayol çıktı, anayoldan hızla geçen araçları görünce tırstım ve yola girmemeye karar verdim, o an kaza yapabilme ihtimalim gözümün önünde canlandı. Ki Atakan'ın dükkândan çıkmadan bir on dakika önce -dükkân anayolun kenarında- yolda motosikletli bir arkadaşı araba köşeye sıkıştırmış ve kaza yaptırmıştı. Aklıma bu geldi ve nedensiz tırsmalarım kendini havaya üfledi ve parfüm etkisi yaptı. -bu arada bu ilk motosiklet deneyimim- Anayola çıkmadan sağ taraftaki kaldırımda geriye dönüş yolunu fark ettim ve oradan geriye döndüm. Polislerin beni karşıladığı yerdeki büfeye kadar gittim. Bu defa büfeciye yanaştım ve önünde oturan kadınlara klâsik sorumu sordum.
        
        "Pardon, kayboldum."
    Kadın bana doğru eğildi ve şöyle dedi:
        "Hı?"
        "Kayboldum, nereye gideceğimi bilmiyorum."
    İçeriden ortalama benim yaşlarımda yiğit bir çocuk -şaka şaka- çıktı. 
        "Nereye gideceksin kardeşim?"
        "Pazar yeri var, böyle kocaman, bomboş bir alan."
        "Hadi ya? Şaka mı bu? Bir sürü pazar yeri var bu civarda, hangisi, nereden bileyim?"
    Biz de insanlık yapıp yol soruyoruz, hareketlere bak.
        "Doğalgaz çalışmasının yapıldığı bölge, her yer toz toprak içinde."
        "Hee, dediğin yeri biliyorum, hatırladım. Bak şimdi -yine başlıyoruz- ikinci soldan içeriye gir, oradan da ilk sağa gir, karşına çıkacak." -hah, ikinci sol, doğru ya-
        "Eyvallah abi, sağ ol."
    
    Gaza bastım ve yavaş hızda ikinci sola girdim, oraya girdikten sonra yine yolu unuttum, ilk sağa girdim ama yine tereddüt ettim ve yanından geçtiğim, sorup sormamakta tereddüt ettiğim ve Suriyeli zannettiğim kara çocuğa geri döndüm ve yolu sordum.
        
        "Pardon, pazar yeri ne tarafta kalıyor?"
        "Yolu devam ettir, karşına çıkacak."
        "Teşekkür ederim."
    
    Yolu devam ettim ve sonuna geldiğimde pazar yerini gördüm. İçimden derin bir oh, çektim. Pazar yerinin karşısına geçtikten sonra sol taraftaki yola saptım ve oradan da sağ yapıp Atakan'ın dükkânına varmayı düşünüyorum. Neyse, pazardan çıktım, sağ yaptım, tam yokuşu çıkıyordum ki... Sol köşede duran tipitip beş çocuk -tahminim 14-15 yaşlarında- hepsi aynı ağızdan bana bağırdılar.
        
        "Abiii, abiii!"
    Ne olduğunu anlamaya çalıştım ve şaşkınlıkla onlara baktım, bana doğru koşuyorlardı.  
        "Atakan abiler seni arıyor, neredesin abi sen?"
    Soruyu soran çocukla önceki gece Duman konserinde tanışmıştık, çocuğu hatırlayınca biraz soğudum. Atakan'ın arkadaşının kardeşiymiş.
        "Kayboldum, oğlum, sorma."
        "Nasıl kayboldun abi?" -gülüyor-
        "Labirent gibi burası, ne böyle?" -burada küfrettim- 
        "Yeni mi taşındın buraya abi?"
        "Yok kanki, Ankara'dan iki günlüğüne geldim."
        "He, anladım abi. Burada bekle, Atakan abiler beklesin, dedi."
        "Tamam."
    Aralarından en tırrekus tipli olan çocuk yanıma doğru yanaştı ve sigara istedi. Düşündüm, sigaramı unutmuş, o telaşla sigara içmeyi de unutmuştum. Demek ki bu şekilde sigarayı bıraka....... Ğığağağağa...
        "Yok."
     Sonra arkasını döndü, yerine tekrar konuşlandı ve Antalya tırrekusu oturuşu yaptı. Bunun Ankara tırrekusu oturuşundan tek farkı, çakmadan da olsa kültürlü havası çiziyor ve elinde tespih olmuyor oluşuydu. Cebinden sigara paketini çıkardı ve sigarasını yaktı. Şaşırdım. Herkes yalancı! Öyle böyle, bebelerle muhabbet ediyoruz derken, yanımdaki çocuk ıslık çaldı, aşağıdan diğer yola sapan Atakan ve Barış'ı görmüştü. On saniye sonra girdikleri ve görünmedikleri yoldan geri geldiler ve yukarı, bizim yanımıza çıktılar. Bekliyorum. Dıı rım, dıı rım... Tedirgin oldum önce, kızarlar diye düşündüm. Bunlar yanımıza geldi, durdular, ikisi de bana baktılar ve gülmeye başladılar. Doyana kadar kahkaha attılar. 
        "Oğlum, kızmadınız mı?"
        "Aga, -Atakan çok kibar bir çocuktur, bunu asla demez- Farklılık oldu, sana da unutamayacağın bir anı oldu işte."
        "Haklısın, güzel anı, güzel hikâye."
    Otobüsüme bir saat filan kalmıştı, cebimde üç kuruş param var -her zamanki gibi çulsuzum-.
Biraz dükkânda oturduk, biraz da orada güldüler. Nasıl becerdiğimi anlatmamı istediler, anlattım, yine güldüler. Sonrasında Barış'ın arabasıyla lunaparka gitmeye karar vermiştik, parkın kapısından döndük, bana kötü şeyler hatırlatıyordu -yedi yıl önce, ilk gezilerim sırasında yolum Didim'e düşmüş, orada bir kadınla tanışmış ve onun isteği üzerine gondola binmiş ve gondol tam orgazmın doruklarındayken bağırarak ve küfrederek beni indirmelerini emretmiş ve kıza rezil olmuştum. Tanrım! Bunu şu an hatırlamak dahi istemiyorum- Ardından sahil tarafına indik ve tezgâhlardan midye yemeye başladık. Biz arabanın içindeyiz, çocuk da camdan midyeleri veriyor. Bir, iki derken yan yana dizili midye tezgâhları bir anda kaçışmaya başladılar, bizim midyeci de toparlayıp kaçtı. Zabıtalar ve polisler geldi. -oğlum sen de gittiğin yeri kurutuyorsun, dediğinizi duyar gibiyim- Burada kesmek istemezdim ama biraz canım sıkıldı.

                                                                      
                                                                    Saygı Köşesi



    Önceki gece Duman grubunun konserinde Atakan ve Barış'ın arkadaşı Zeynep ile tanıştım, oturup biraz sohbet ettik hep beraber. Buradan saygı ve sevgiyle anıyorum. Tekrar görüşmek ve tanıdığım gibi kalman dileğiyle.

    Tam üç yıl önce öğrenci kredimle geziyordum ve  Antalya'da bir ara sokağa -Atatürk Evi'ne doğru inerken sol tarafta, yolun karşısında kalan ara sokakta, dar bir sokakta; sıralı yan yana dizili beş-altı tezgâh vardı ve bu tezgâhlar örme bileklik, kolye, çanta tarzı kendi yaptıkları eşyaları satıyorlardı- girdim. Tezgâhları gezdim ve dördünce tezgâhta ilk görüşte ilgimi çeken bileklikler gördüm. -ki ilk görüşte ilgimi çeken çok az şey vardır- Direkt tezgâha dadandım ve birkaç bileklik aldıktan sonra alıp almamakta tereddüt ettiğim örme bir omuz çantası gördüm. O zamanki ücreti olarak altmış TL demişlerdi. Öğrenci olduğum ve krediyle gezdiğimi söylediğimde elli TL'ye bırakabileceklerini söylediler. Ben de banka hesabıma baktım ve çok az param kalmıştı. Önce almadım ve çıktım oradan. Yukarı doğru yürürken ATM gördüm ve o çantayı alacağım diyerek parayı çektim, gittim ve o çantayı almış ve çok mutlu olmuştum. -günümüze dönüyorum- Antalya'da bu günün sabahında gezerken o arayı gördüm ve girdim içeriye. Tezgâhı buldum ve omzumda çantamla tezgâhın önünde durdum. Çok tatlı bir çifttiler, karı koca. Kadın çantayı görünce şöyle bir tepki verdi: "Aa... Benim diktiğim çanta." Sonra eğildim ve şöyle dedim: "Çantayı tanıdınız, beni tanıdınız mı?" Ahmet ağabey arkamda oturuyordu, ayağa kalktı ve yanıma geldi, eşi de karşıdan bakıyorlardı. İkisi aynı ağızdan konuşarak şöyle dediler: "Tanıdık tabi ki, nasılsın?" Klâsik bir muhabbet oldu, nerelerde, neler yaptığımı filan sordular, kitap yazmaya devam ettiğimi, Ankara'ya takılıp kaldığımı filan söyledim. Onların da çocukları yazarmış, Varlık Dergisi'nde yazdığını filan söylediler. -onu da buradan saygı ve sevgiyle anıyorum- Kısacası, hatırlanmak güzeldir. Daha üç yıl önce, sadece çanta aldığım ve ayaküstü üç-beş dakika muhabbet ettiğim bu tatlı insanların beni hatırlıyor oluşu, yaşamak için bana yeni bir anlam daha katıyordu. 


    Bir önceki gece bir şişe cin ve bir şişe votka içtikten sonra o kafayla, motosikletle yanlarına gittiğimiz ve orada Atakan ile birer buçuk da bira içtiğimiz; Atakan ve Barış'ın sarhoş arkadaşlarını buradan anıyorum. Atakan motorla kaza yapmış, ben o kafayla motordan atlamış ve Atakan yerde, motorun altındayken bana dönüp gülmüştü. Bunu da unutmuyor ve sarhoş arkadaşlarını buradan yine ve yine saygıyla anıyorum. -bu mevzu çok uzun-

    
    Selma Hanım... Aynı dergide bir dönem beraber yazdığımız arkadaşım, onunla ilk defa orada yüz yüze bulunduk, bu da benim için kıymetliydi, buradan ona da saygılarımı sunuyorum. Sanatınız daim olsun efendim.


    Ve tabi ki Atakan ve Barış... Onları buradan sevgiyle kucaklıyor ve bana yaşadığımı tekrar ve tekrar hissettirdikleri için teşekkür ediyorum. Ayrıca, o sarhoş kafayla beni kokoreççiye götürüp, "tam ekmek kokoreç hiç yedi lira olur mu oolum?" dediğimde, olur, diyerek bana dana kokoreç ısmarlamalarını ve ve benim onun yüzünden ekmeğin içini boşaltıp sade ekmek yememi de unutamıyorum. Şimdi düşününce, o anki hayâl kırıklığımı daha net hissediyorum. -ki dana kokoreç berbattır-


    Hayatta güzel anların, güzel anıların ve güzel dostlukların sizi bulması dileğiyle, diyor ve ben aradan; iki camın tam kapanma esnasında kendisi hızla aradan sıyrılan bir sinek gibi hızla ayrılıyor ve doğama dönüyorum. Sevgiyle kalın.


    Hee, unutmadan söyleyeyim, kıymetli yaşamınızı kimseye hediye etmeyin, o size ait... Bu konuda gerçekten bencil olabilirsiniz, çünkü size ait olan şey....................................... - lütfen boşluğu tek kelimelik betimlemeyle doldurun- 

    
    Hep unutuyorum... Bu hikâyenin şarkı önerisi, Hiphop sevenler için Mode XL'dan Pusula parçası. İddia ediyorum, bu şarkının klibi kısa film yarışmalarına katılsa ödülleri siler süpürür. O derece iyi, ışık tutan bir parça. Keyifli dinlemeler.  



















      

 

11 Ağustos 2020 Salı

Kırmızı Bavul

     Sene 2012. Ben liseyi henüz bitirmiş ve ailemin istediği bölümü kazanmak için üniversite sınavına canla, başla hazırlanmıştım. Lisede olduğu gibi üniversitede de onların istediği okula gidecektim. Ailemin istediği adam olma yolunda emin adımlarla yürüyordum. Sınav geldi çattı, sınava girdim ve evet, istedikleri bölümü kazanmıştım. Üniversiteye online kaydımı yaptırdım ve gideceğim günü saymaya başlamıştım. Bu sırada yaz boyunca sanayide çalışmış ve biraz para biriktirmiştim. Bu para ile yaklaşık iki hafta Didim’de tatil yaptım. Oradaki arkadaşım, beni lunaparkta gondola bindirmiş ve ben, gondol en tepedeyken indirin beni, diye haykırarak zorla durdurtmuştum. Ah! Neyse, rezillik diz boyunu aşmış. Bunu ben de hatırlamak istemiyorum. Tatilden memlekete döndüm ve okula gidişime bir hafta kadar süre vardı, günler gittikçe daralıyor ve zaman hızla akıyordu. Okula gitmeme iki gün kala şu düşünce zihnimi kemirmeye başladı: Oğlum Uğur, hayatın boyunca pişman olacağın bir karar vermek üzeresin. Sen bunu istemiyorsun, mutsuz bir beş yıl geçirmeye de katlanamayacaksın! Senin istediğin bu değil. Bu, benim sorgulamalarımın ilki ve atasıdır. Vazgeçtim ve okula gitmeme iki gün kala aileme istedikleri adam olamayacağımı söyledim. Tabi bunun üzerine bir sürü kavga gürültü filan oldu. Kışa kadar bir pastanede çalıştım. Tost yaptım, döner kestim, baklava dağıttım. Artık aylar Ocak’ı gösterdiğinde kar yağmaya başlamış ve bizim ilçe kar altında kalmıştı. Bu zamanlarda hiç tahmin etmeyeceğim bir insan aradı ve Ankara’da bir iş olduğunu, gelmek istemem dahilinde kalacak yer, yemek ve sigorta vereceklerini söyledi. Kafama yatmıştı. Bu, benim için bir kaçış yoluydu ve ben kendi yolumu bulmak zorundaydım. Fırsat kendisini önüme altın tepside sunmuştu. Ve ben, ruhen ve yerleşik olarak ilk yolculuğuma çıktım. Düşüncelerim sivri kayalar gibiydi ve dokunduğunu kesiyordu. Kendime en ucuzundan tekerlekli kırmızı bir bavul aldım. O zaman okuduğum dünya klasiklerimi ve eşyalarımı -henüz yazmaya başlamadığım dönem- tıkıştırdım ve Ankara’ya doğru yol aldım. Yaklaşık olarak üç ay orada çalıştım ve sonunda hakkımı aradığım ve insanları örgütlediğim için beni işten kovdular. Çaresiz memlekete döndüm. Döndükten bir hafta sonra orada tanıştığım birisi aradı ve Fethiye’ye çağırdı. Oraya da onun yanına gittim ve bir ay kadar çalıştıktan sonra yine işten kovuldum. Neymiş efendim? İşten kaçıp kaçıp Ölüdeniz’e yüzmeye gidiyormuşum. Peh! Bundan sonrası mühim. Şu an hatırlayamadığım kadarıyla kırmızı bavulumla birçok şehirde yaşadık, birçok insanla tanıştık ve birçok hikâye dinledik. Ülkenin dört bir yanını gezdik. Yaklaşık yedi yıl boyunca bir sağa bir de sola savrulduk durduk. Onunla Kars’a dahi gittik. İstanbul’da modellik yaptığım o kısa dönemde de yanımda o vardı. Taksim’de sokaklarda yattığım gecelerde yanımda o vardı. Birçok bakir yerde kamp yaptık, birçok yürüyüşe, yüzlerce otostopa çıktık. Kaçak trenlere ve vapurlara bindik filan. Kırmızı bavulum, hayatımı eleştirenlerden daha çok şehir görmüştü. Beraber bir kez daha üniversiteye gitmiştik. Onu da bıraktık. Gittiğimiz şehirlerde dinlediğimiz hikâyelerden yola çıkarak bir karakter yarattık ve üzerine iki kitap yazdık. Zaman bizim için hiç durmayan bir nehir kadar hızlı akıyordu ve biz, o lanet nehirde kâğıttan bir sandaldık. 

     Geçen yıl… Ben yerleşik hayata geçmeye karar verdim. Kırmızı bavulum, yedi yıllık çılgın maceralarımızdan sonra artık beni yarı yolda bırakmaya başlamıştı. Aydın’da tutmacı koptu, Salda Gölü’nde tekerleği kırıldı. Çanakkale’de fermuarları bozuldu. Her seferinde tamir ettim ama artık vücudu acı çekmek istemiyor ve onu bırakmam için bana yalvarıyordu. En yakın dostum beni artık istemiyordu. Kim bilir, belki de artık kendi başına bir bütün olmuştu ya da ben yarım kalmayı seçmiştim, hep bir eksik kalmayı… Hayatım boyunca yaşadığım en büyük acı, yaşadığım en büyük yalnızlıktı bu. Sanki içimdeki ormanı yakmışlar, içindeki bütün böcekler, kuşlar, yeşillikler, ağaçlar yok olmuştu ve yerine otel dikmişlerdi. Artık yaşamım beni sürüklemiyordu ve ben Ankara’da idim. Kısa bir süre sonra onu ait olduğu yere bıraktım ve yaktım. Daha fazla acı çekmemeliydi. Ardından evime döndüm ve hüngür hüngür ağlayarak ilk şiir denememi yazdım.

 

Kırmızı bir dünya vardı elimde
Yaklaşık altı yıl önce
Terk ettik evimizi kırmızı bavulumla
Ve çıktık yola
Birçok şehir gezdik
Birçok film izledik
Birçok kitap okuyup;
Birçok hikayeler yazdık.
Yetmedi;
Yeni duygular keşfettik
Yeni hayatlara dokunduk
Birçoğunda aylar süren mücadeleler verdik
Ve şimdi Ankara'dayız

Yaklaşık beş aydır.
Sokaklarda yattığımız günleri özlüyorum
Evren bize bir ev verdi burada
Konargöçer hayatı geçtik
Ve bu bizi tatmin etti
Göremediğimiz adımlara evren dedik
Evren bizi yoldan etti
Göçten sürükledi

Fark etmedik
Ve küfrettik ona.

Hoşça kal eski dostum.  

 

Kulağımda Gemide filminin sonunda çalan o duygusal müzik yankılanıyor.  Ve hiç kimse aradığını bulamıyor.


14 Mart 2019 Perşembe

Buk Amca - Başlangıç (Rüya)

     ''Çalışıyorum, işteyim. Kapıda gelenleri karşılıyorum. Birisi giriyor içeriye, tanıyorum bu kadını bir yerden. Kısa boylu, kısa -renkli- saçlı, gözlüklü. Gülümsüyor hafiften başını eğerek bana. Tanrım! Kolay gelsin diyor. Çok etkileniyorum, kalbim hızlı hızlı çarpmaya başlıyor. Hoş geldin diyorum. Nasılsın diyor. İyiyim diyorum, sen? Beni tanıyan birisi, ben kim olduğunu bilmiyorum. Şaşkınım, ona eşlik ediyor ve içeriye alıyorum. En güzel masaya onu alıyorum. Arkadaşımı bekleyeceğim diyor. Olur diyor, masadan çekiliyor ve ona çay gönderiyorum; beklerken içsin diye. Sonra arkadaşı geliyor. Onlar hamburgerlerini yerken, ben de günün personel yemeği olan nohut ve pilavı alıp masalarına oturuyorum. Ben nohut sevmem ki! Sonra mekandan üçümüz birlikte çıkıyoruz okula gitmek için. Okul? Aynı okulda mıyız? Yürüyoruz, bir üst geçit gibi bir şeyin altından geçiyoruz. Onlar arkadaşıyla önden yürüyor. Ben ise arkadan tek başıma... Arada bana dönüp bakıyor ve gülümsüyor. Tanrım! Üst geçidi geçtikten sonra bir yere geliyoruz. Etrafta beton beyinlerden başka bir şey yok ve bomboş. Orada duruyoruz ve beklemeye başlıyoruz. Neyi? Sonra kendimi bir deniz savaşının içerisinde buluyorum. Bir gemi kaptanıyım, gerçek gibi, o anı yaşıyorum, içindeyim! Biraz sonra gemiyi yönetemiyor ve batırıyorum. Captain Onbasi! Hapishane bahçesini andıran kapalı bir yerde, çimenlerin üzerinde yatmış, elimde telefonla buluyorum kendimi. Bu anda telefonuma mesaj geliyor, bakıyorum. Neredesin diyor. Bu kim? Sonra uzun yıllardır görmediğim Alper isminde bir arkadaşım yanıma geliyor çimlerde yatarken. N'apıyon abi burada diyor. N'apim, oyun oynuyorum diyorum. Sonra Alper ortalıktan kayboluyor. O kadın geliyor karşıma. N'apıyorsun burada ya... diye sitem ediyor. N'oldu ki şimdi?'' Ne olduğunu anlamaya çalışırken uyanıyorum. Saate bakıyorum ve 04.00 ve sabah işe gideceğim. Yolda etrafa bakarak gidiyor ve onu göremiyordum, bu da kim? Kim olduğunu bilmiyordum. Birkaç gün sonra Buk amcayı rüyamda görüyorum. ''Yaşa'' diyor. Buk amcanın olduğu rüyayı daha önce anlatmıştım. Bu rüyadan birkaç hafta sonra, bir akşam bir mekana gitmek için evden çıkıyorum arkadaşımla. İki bira hüpletip, eve geçeceğim. Ama nedense tam kapıdan içeriye girerken vazgeçiyorum ve daha sakin bir yere gitmeye karar veriyoruz. Olgunlar'a çıkıyoruz. Rastgele bir bar görüp içeriye giriyoruz arkadaşımla. Sonra masamıza bir kadın geliyor, garson. Siparişimizi soruyor. Sipariş verirken bakıyorum, o kadın! Aynı gülümseme, Tanrım! Buk amca fısıldıyor, ''YAŞA!'' İçim kıpır  kıpır, nutkum tutuluyor, ağzım kuruyor, gözlerim büyüyor. Anlatmak istiyorum, ama nasıl? Tanımıyorum. Daha sonra yaklaşık üç ay boyunca o bara gidiyorum, her gittiğimde ona baktığımı fark etmesin diye bakmamaya özen gösteriyorum. Rüyamda onu gördüğümü ve gördüklerimi anlatmam gerektiğini düşünüyorum, kadere inanmıyorum. Bu kader olabilir miydi? Her defasında cesaretimi kaybediyorum, anlatamıyorum. Bu arada isminin aslında Damla olmadığını da öğreniyorum. Oysa ki, sosyal medya hesaplarından ne çok Damla ismiyle aratıp, bulamamıştım. Sanırım anlatamayacağım bu rüyamı hiçbir zaman. Sonra onunla arkadaş olduk. Tabi rüyayı yine anlatamadım. Neyse... İki üç haftadır kendisini göremiyorum. Şu an her şey flu... Buraya yazarak rahatladım mı? Bilmiyorum. Burayı okuyup, cesaretsizliğimi görmenizi istemezdim açıkçası. Hoş geceler.

2 Şubat 2019 Cumartesi

Buk Amca

     Yaklaşık iki ay önce rüyamda Buk amcayı gördüm. Beraber yolda yürüyor ve konuşuyorduk. Tabi ki Buk amca elleri cebinde, sallana sallana yürüyordu. Birden bana döndü, hafif başını bana eğerek iki saniye kadar bekledi ve dudaklarının içindeki sararmış dişlerinin arasındaki dili şu soruyu sordu:
     
     - İşin var mı bu akşam?
     - Yok, neden ki Buk amca?
     - Seninle bir yerden bir şeyler almamız gerekiyor.
     - Tamam o zaman, gidip alalım.
     Tek katlı küçük, müstakil evimizin bodrumundan kazma ve kürek aldık, bir mezarlığa gittik beraber. Hiçbir şey sormadım, vardır bir bildiği diye düşündüm. Mezara kazmayı sallamaya başladı. Yaklaşık üç metre derine kazdı. Ortada ne bir ceset ne de kemikler vardı. Bir yerde durdu ve:
     - İşte bulduk
     Bir beze sarılmış, yaklaşık beş kg taş büyüklüğünde bir şey çıkardı. Sonra usulca mezarı kapattık beraber ve oradan aldığımız, ne olduğunu bilmediğim cisim ile eve doğru yol aldık. Eve girdik, oturma odasına geçtik. Buk amca derin bir nefes aldı.

     - Otur bakalım karşıya.
     - Olur.
     Oturdum koltuğa, o da kare masanın benim olduğum tarafına sırtını yaslamıştı. Mezardan çıkardığımız şeyi iki elinin arasına aldı. Sağ eliyle hafif hafif okşayarak ona doğru bakıyordu. Sonra bana baktı.
     - Yaşa... Küçük Dostum...
     Beş saniye kadar durdu. Dikkatlice ona doğru bakıyordum.
     - Bunun içinde felsefe taşı dahi olsa, yaşa. Çünkü yaşayarak anlar insan, öğrenir. Kitaplar senin zamanını çalmaktan başka bir işe yaramaz eğer bilim adamı filan değilsen. O yüzden, YAŞA...
     Kulaklarımda çınlıyordu ''YAŞA'' deyişi. Düşündüm. Ne anlatmaya çalışmış olabilirdi ki? Uyandım ve günlerce bunu düşündüm. Sonra bir akşam (Şu anda üst katında oturduğum, Selanik Sokak'taki bir bara gidecektim. Ne olduysa vazgeçtim o bara gitmekten ve Olgunlar'a çıkıp, başka bir bara gittik bir arkadaşımla. Gittiğim barda, gördüklerim karşısında hayrete düşüyordum. Kader mi? İnanmam. Rüyadan çıkıp, karşıma nasıl dikilebilirdi? Onu gördüğüm an, Buk amcanın sözleri yeniden kulaklarımı çınlattı. Yeni insanlar, yeni hayatlar... Yaşamalıydım... Hikayenin devamını ve başlangıcını daha sonra yazacağım.