Benliğimi aramak için yıllar önce evimi terk ettim. Farklı şehirlerde yaşadım, iki defa üniversiteyi bıraktım ve iki kitap yazdım. Gittiğim şehirlerde gördüğüm yerler, tanıştığım insanlar, ilginç yaşamlar, bir de rüyalarım ve yazdığım hikayeler.. Kendimi nasıl arayışa sürüklediğimi, nelerden kaçtığımı, nelere sığındığımı, beni bir türlü büyütemeyen şeyleri yazacağım... 25 Kasım 2018'de Ankara'ya yerleştim yeni kitabımı yazmak için. Ve kendi halimde bir yaşam sürüyorum gözden uzakta, kimsesiz...
25 Kasım 2020 Çarşamba
367. Gün - Antalya
11 Ağustos 2020 Salı
Kırmızı Bavul

Sene 2012. Ben liseyi henüz bitirmiş ve ailemin istediği bölümü kazanmak için üniversite sınavına canla, başla hazırlanmıştım. Lisede olduğu gibi üniversitede de onların istediği okula gidecektim. Ailemin istediği adam olma yolunda emin adımlarla yürüyordum. Sınav geldi çattı, sınava girdim ve evet, istedikleri bölümü kazanmıştım. Üniversiteye online kaydımı yaptırdım ve gideceğim günü saymaya başlamıştım. Bu sırada yaz boyunca sanayide çalışmış ve biraz para biriktirmiştim. Bu para ile yaklaşık iki hafta Didim’de tatil yaptım. Oradaki arkadaşım, beni lunaparkta gondola bindirmiş ve ben, gondol en tepedeyken indirin beni, diye haykırarak zorla durdurtmuştum. Ah! Neyse, rezillik diz boyunu aşmış. Bunu ben de hatırlamak istemiyorum. Tatilden memlekete döndüm ve okula gidişime bir hafta kadar süre vardı, günler gittikçe daralıyor ve zaman hızla akıyordu. Okula gitmeme iki gün kala şu düşünce zihnimi kemirmeye başladı: Oğlum Uğur, hayatın boyunca pişman olacağın bir karar vermek üzeresin. Sen bunu istemiyorsun, mutsuz bir beş yıl geçirmeye de katlanamayacaksın! Senin istediğin bu değil. Bu, benim sorgulamalarımın ilki ve atasıdır. Vazgeçtim ve okula gitmeme iki gün kala aileme istedikleri adam olamayacağımı söyledim. Tabi bunun üzerine bir sürü kavga gürültü filan oldu. Kışa kadar bir pastanede çalıştım. Tost yaptım, döner kestim, baklava dağıttım. Artık aylar Ocak’ı gösterdiğinde kar yağmaya başlamış ve bizim ilçe kar altında kalmıştı. Bu zamanlarda hiç tahmin etmeyeceğim bir insan aradı ve Ankara’da bir iş olduğunu, gelmek istemem dahilinde kalacak yer, yemek ve sigorta vereceklerini söyledi. Kafama yatmıştı. Bu, benim için bir kaçış yoluydu ve ben kendi yolumu bulmak zorundaydım. Fırsat kendisini önüme altın tepside sunmuştu. Ve ben, ruhen ve yerleşik olarak ilk yolculuğuma çıktım. Düşüncelerim sivri kayalar gibiydi ve dokunduğunu kesiyordu. Kendime en ucuzundan tekerlekli kırmızı bir bavul aldım. O zaman okuduğum dünya klasiklerimi ve eşyalarımı -henüz yazmaya başlamadığım dönem- tıkıştırdım ve Ankara’ya doğru yol aldım. Yaklaşık olarak üç ay orada çalıştım ve sonunda hakkımı aradığım ve insanları örgütlediğim için beni işten kovdular. Çaresiz memlekete döndüm. Döndükten bir hafta sonra orada tanıştığım birisi aradı ve Fethiye’ye çağırdı. Oraya da onun yanına gittim ve bir ay kadar çalıştıktan sonra yine işten kovuldum. Neymiş efendim? İşten kaçıp kaçıp Ölüdeniz’e yüzmeye gidiyormuşum. Peh! Bundan sonrası mühim. Şu an hatırlayamadığım kadarıyla kırmızı bavulumla birçok şehirde yaşadık, birçok insanla tanıştık ve birçok hikâye dinledik. Ülkenin dört bir yanını gezdik. Yaklaşık yedi yıl boyunca bir sağa bir de sola savrulduk durduk. Onunla Kars’a dahi gittik. İstanbul’da modellik yaptığım o kısa dönemde de yanımda o vardı. Taksim’de sokaklarda yattığım gecelerde yanımda o vardı. Birçok bakir yerde kamp yaptık, birçok yürüyüşe, yüzlerce otostopa çıktık. Kaçak trenlere ve vapurlara bindik filan. Kırmızı bavulum, hayatımı eleştirenlerden daha çok şehir görmüştü. Beraber bir kez daha üniversiteye gitmiştik. Onu da bıraktık. Gittiğimiz şehirlerde dinlediğimiz hikâyelerden yola çıkarak bir karakter yarattık ve üzerine iki kitap yazdık. Zaman bizim için hiç durmayan bir nehir kadar hızlı akıyordu ve biz, o lanet nehirde kâğıttan bir sandaldık.
Geçen yıl… Ben yerleşik hayata geçmeye karar verdim. Kırmızı bavulum, yedi yıllık çılgın maceralarımızdan sonra artık beni yarı yolda bırakmaya başlamıştı. Aydın’da tutmacı koptu, Salda Gölü’nde tekerleği kırıldı. Çanakkale’de fermuarları bozuldu. Her seferinde tamir ettim ama artık vücudu acı çekmek istemiyor ve onu bırakmam için bana yalvarıyordu. En yakın dostum beni artık istemiyordu. Kim bilir, belki de artık kendi başına bir bütün olmuştu ya da ben yarım kalmayı seçmiştim, hep bir eksik kalmayı… Hayatım boyunca yaşadığım en büyük acı, yaşadığım en büyük yalnızlıktı bu. Sanki içimdeki ormanı yakmışlar, içindeki bütün böcekler, kuşlar, yeşillikler, ağaçlar yok olmuştu ve yerine otel dikmişlerdi. Artık yaşamım beni sürüklemiyordu ve ben Ankara’da idim. Kısa bir süre sonra onu ait olduğu yere bıraktım ve yaktım. Daha fazla acı çekmemeliydi. Ardından evime döndüm ve hüngür hüngür ağlayarak ilk şiir denememi yazdım.
Kırmızı bir dünya vardı elimde
Yaklaşık altı yıl önce
Terk ettik evimizi kırmızı bavulumla
Ve çıktık yola
Birçok şehir gezdik
Birçok film izledik
Birçok kitap okuyup;
Birçok hikayeler yazdık.
Yetmedi;
Yeni duygular keşfettik
Yeni hayatlara dokunduk
Birçoğunda aylar süren mücadeleler verdik
Ve şimdi Ankara'dayız
Sokaklarda yattığımız günleri özlüyorum
Evren bize bir ev verdi burada
Konargöçer hayatı geçtik
Ve bu bizi tatmin etti
Göremediğimiz adımlara evren dedik
Evren bizi yoldan etti
Göçten sürükledi
Fark etmedik
Ve
küfrettik ona.
Hoşça kal eski dostum.
Kulağımda Gemide filminin sonunda çalan o duygusal müzik yankılanıyor. Ve hiç kimse aradığını bulamıyor.
14 Mart 2019 Perşembe
Buk Amca - Başlangıç (Rüya)
2 Şubat 2019 Cumartesi
Buk Amca
- İşin var mı bu akşam?
- Yok, neden ki Buk amca?
- Seninle bir yerden bir şeyler almamız gerekiyor.
- Tamam o zaman, gidip alalım.
Tek katlı küçük, müstakil evimizin bodrumundan kazma ve kürek aldık, bir mezarlığa gittik beraber. Hiçbir şey sormadım, vardır bir bildiği diye düşündüm. Mezara kazmayı sallamaya başladı. Yaklaşık üç metre derine kazdı. Ortada ne bir ceset ne de kemikler vardı. Bir yerde durdu ve:
- İşte bulduk
Bir beze sarılmış, yaklaşık beş kg taş büyüklüğünde bir şey çıkardı. Sonra usulca mezarı kapattık beraber ve oradan aldığımız, ne olduğunu bilmediğim cisim ile eve doğru yol aldık. Eve girdik, oturma odasına geçtik. Buk amca derin bir nefes aldı.
- Otur bakalım karşıya.
- Olur.
Oturdum koltuğa, o da kare masanın benim olduğum tarafına sırtını yaslamıştı. Mezardan çıkardığımız şeyi iki elinin arasına aldı. Sağ eliyle hafif hafif okşayarak ona doğru bakıyordu. Sonra bana baktı.
- Yaşa... Küçük Dostum...
Beş saniye kadar durdu. Dikkatlice ona doğru bakıyordum.
- Bunun içinde felsefe taşı dahi olsa, yaşa. Çünkü yaşayarak anlar insan, öğrenir. Kitaplar senin zamanını çalmaktan başka bir işe yaramaz eğer bilim adamı filan değilsen. O yüzden, YAŞA...
Kulaklarımda çınlıyordu ''YAŞA'' deyişi. Düşündüm. Ne anlatmaya çalışmış olabilirdi ki? Uyandım ve günlerce bunu düşündüm. Sonra bir akşam (Şu anda üst katında oturduğum, Selanik Sokak'taki bir bara gidecektim. Ne olduysa vazgeçtim o bara gitmekten ve Olgunlar'a çıkıp, başka bir bara gittik bir arkadaşımla. Gittiğim barda, gördüklerim karşısında hayrete düşüyordum. Kader mi? İnanmam. Rüyadan çıkıp, karşıma nasıl dikilebilirdi? Onu gördüğüm an, Buk amcanın sözleri yeniden kulaklarımı çınlattı. Yeni insanlar, yeni hayatlar... Yaşamalıydım... Hikayenin devamını ve başlangıcını daha sonra yazacağım.






