O gün salonda uyumuştum. Yeni, gri renkte, devasa L koltuğumun üzerinde... Uyandığımda salondaki gece lambası açık kalmıştı. Kendime gelmek için iki elimle gözlerimi ovuşturdum. Kafamın üzerinde dönüp duran sinekleri ellerimle uzaklaştırdım. Yerimden doğruldum ve hemen karşımdaki mutfağa yöneldim. Kendime bir fincan kahve yapmak için makineyi hazırladım, düğmeye bastım ve hemen yan taraftaki banyoya yöneldim. Aynaya baktım, sakalımı sıvazladım, iki gündür traş olmuyordum. Sol alttaki çekmeceyi açtım, traşımı oldum ve makineyi yerine koyup soğuk bir duş almak için banyoya girdim. Duşumu alıp durulandıktan sonra kahvemi termosa doldurup, üzerimi değişip kendimi dışarıya bıraktım. Osmanağa Mahallesi'ni biraz arşınladıktan sonra Ayvalıtaş Parkı'ndaki banklardan birisine oturdum. Kulaklığımı çantamdan çıkardım ve sirtaki açtım. Sağ tarafımda simit tezgahı var. Hemen sol tarafımdaki bankta oturan orta yaşlı kadın -ki halinden de anlaşılacağı üzere utangaç bir hâli var- tam müziğin hareketleneceği vakit, kadın, simit tezgahından soğuk su istemek için elini kaldırıyor, bu hareketi dikkatimi çekince ağzını okuyorum. İçimden, işte günün hareketi, diyorum. Bir su da benim istemekliğim geliyor. Müzik gittikçe hareketleniyor. Bu sırada, hem sol hem de sağ ayak bileğime sinek konuyor ve sanki şarkıya eşlik edermişçesine, sinekleri kovmak için, iki ayaklarımı sırayla sallıyorum -aslında- şarkıya ritim tutuyormuş gibi oluyor. Komik. Az sonra tezgahtaki adam, kadına, e çay vereyim, diyor. Kadın, param yok, diyor ve adam kafasını sallıyor. Kalkarken kadına gizliden bir çay söyleyip, parasını verip, uzaklaşıyorum. Bugün, pazar.
Moda Caddesi'nden sahile doğru yürürken zihnimden eski tanıdıklar geçmeye başlıyor. Durduk yere, nereden esti böyle ansızın aklıma gelişiniz arkadaşlar, diye soruyorum, cevap veremeyecekler, biliyorum; Belki on beş yıldır görmediğim, seslerini duymadığım, isimlerini dahi hatırmalakta zorlandığım, belki de gerçek bile olamayacak arkadaşlıklarıma. Vefasız mıydım, bilmiyordum. On sekiz yaşımda, memleketimden çıktıktan sonra hiçbir arkadaşımı aramamış ve hatta arkama dönüp bakmamış, isimlerini zihnimde düşünmemiş, acaba şu an ne yapıyorlar diye kendime sormamış, haklarında hiçbir şey öğrenmemiştim. Fakat, şu an, ansızın aklıma gelip -on beş yıl sonra- acaba şu an ne yapıyorlar, kimlerle birlikteler, hayatlarına neler dokundu, yaşıyorlar mı diye zihnimi kurcalayan soruları kovamıyordum. Ama ben yaşıyordum ya da öyle zannediyordum. Otuz yaşındaydım, dördüncü kitabımı kaleme almaya başlamıştım, üçüncü kitabımı hangi yayınevine gönderdiysem ret yemiştim. Gönderdiğim yayınevlerinin çoğu, dosyanız bize uygun değil, demişti. Hatta bir tanesinin baş editörü çok beğenmiş, önce ne olursa olsun basmak istediğini söyleyip benimle dışarıda dahi buluşmuştu. Sonra aylar süren sancılı süreçler... İlk başta, dosyayı çok beğendiğini, tam anlamıysa sanatsal bir eser olduğunu, satmasa dahi basmak istediğini söylemişti. İşin sonundaysa benden Kadıköy'e dair bir hikâye yazmamı, diğer türlü ona gönderdiğim dosyanın satmayacağını ve yayınevi sahibinin dosyamı veto ettiğini söylemişti. Ben de Kadıköy'le ilgili sana hikâye yazma mevzuunu unut, deyip arkamı dönüp gitmiştim. Bundan birkaç ay sonra tanıdığım bir tiyatrocuya durumdan bahsetmiş, o da iç çekerek, bazen sanat ve geleceğin için bazı şeyleri yapmalısın, demişti. Haklı mıydı? Evet. Bilhassa çevremizde bunun örnekleri çok fazla vardı. Ne kadar istemesem de bazen bazı şeyleri yapmam gerekiyordu. Hızla akıp giden zamanın tam ortasındaydım ve bu zamanın içinde kendi ağır çekimimi yaratıyordum. Çevremdeki diğer insanların aksine, ağır bir şekilde yaşlanıyor ve bunun beni yolcu edeceği noktayı kestiremiyordum; nereye gitmeli, kimlerle olmalı, neler yapmalı? Acele etmemeli. Hepsi bir bilinmezin ürünüydü. Yaşamak, bir düşün, başka bir düş içerisinde ağır ağır sürüklenmesi gibiydi, kimseye çarpmadan, düşte, başka bir düş görmeden.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder