5 Aralık 2019 Perşembe

Bir Barmen -Hayâller ve Gerçekler-

    Biralarımız bitmişti, barmen kalkıp bira koymaya gitti. Giderken açık mavi olan kot pantolonunun kısa paçalarının altında, sağ ayak bileğinin dış kısmında bulunan bisikletli adam dövmesi dikkatimi çekti. Bunu tanıyordum.Biralarımızı doldurdu, geri geldi. Oturdu masaya. Kadın sordu bu defa.
                ‘’Ondan sonra ne yaptın peki?’’
                ‘’Sonra birkaç ay kadar bir şehirde çalıştım. Sonra bir arkadaşım Doğu Ekspresi gezisinden bahsetti, açıkçası Doğu’nun herhangi bir kesimine daha önce seyahat etmemiştim. Bu fikir cazip geldi ve işi bırakıp, Kars’a seyahat etmeye karar verdim. Yataklı vagondan biletimi aldım, oda iki kişilikti. Ve oda arkadaşım bir kadındı.’’
                ‘’Aynı odada karşı cins, evli olmamak suretiyle bulunamaz diye biliyorum.’’ Dedi kadın.
                ‘’Şöyle ki, bu gibi yasaklar gelmeden önce gitmiştim. Şimdi o trende her şey yasak. Sonra kadınla tanıştım. Mecburen tanışacaksın, çünkü yirmi beş saat boyunca o trende, aynı vagonda yolculuk ediyorsun. Kurabiye falan yapmış kendine, oda arkadaşımla yeriz misali falan. Ben de kendime termos, küçük kettle falan almıştım. Ben çay ve kahve türünü yaptım, o da pasta börek kısmını halletti. Tüm yol boyunca hiç aç kalmadık neredeyse. Sonra o kadınla beraber aynı otele gittik, beraber gezdik. Ardından beraber Erzurum’a Rafet abiye gidecektim ve onu da davet ettim, o da geldi. Çok bunalmış okuldan ve ailevi durumundan. Her şey bir anda gelişmişti. Daha sonra onun yanına, Ankara’ya yerleştim. Yaklaşık iki yıl süren bir arkadaşlığımız oldu. Çok kafa dengi bir insandı, aykırıydı, herkes gibi değildi. Onun gibi insanları hayatınız boyunca zor buluyorsunuz. Belki birkaç defa denk geliyorlar size.’’
                ‘’Neden peki buraya yerleştin?’’
     Gözlerini kıstı, uzaklara baktı, derin bir nefes aldı ve bize döndü. Hüzünlü bir gülümseme attı tek nefeste, dudaklarını büzdü, birasından bir yudum aldı ve şöyle dedi.
                ‘’O, öldü…’’
                ‘’Üzgünüm, kusura bakma lütfen, sormamalıydım.’’ dedim.
                ‘’Özür dilerim, kusura bakma lütfen.’’ dedi kadın.
                ‘’Yo, yo. Problem değil. Bazı şeyler olması gerekir, olmaması için hiçbir sebep yoktur çünkü. Bu dünya… Her neyse… Yapabileceğim pek fazla bir şey yoktu açıkçası. Cenazesine dahi gitmedim.’’
                ‘’Neden?’’
                ‘’Cenazeleri ve düğünleri sevmiyordum. Yani aslında kalabalık alanların hiç birisini sevmiyorum ama mevzu o değil şimdi. Gitmememin sebebi, öldüğüne inanamıyor olmam, sanki yaşıyor gibi, bir gün bir yerden gelecek gibi. Hemen sonrasında birkaç ölüm daha gördüm, Rafet abi öldü, ardından üniversitede bir ölüm daha gördüm, çok yakın arkadaşımdı, orta okulda ve lisede de toplamda üç arkadaşım ölmüştü, dayanamadım, psikoloğa görünmemi söyleyenler oldu, kimseyle konuşmuyordum, irtibat halinde değildim. Eve gidip, alkol ve sigara içip, hikayeler yazıyordum.’’
                ‘’Birkaç tanesini okumak isterim.’’
                ‘’Kendisi de yazar da beyimiz.’’
     Bana baktı kadın.
                ‘’Lütfen, daha o olgunluğa ulaştığıma inanmıyorum. Daha çırak dahi değilim. Okumam gereken binlerce kitap var. Telaffuz etmem gereken kelimelerin sayısı bir hayli fazla.’’
                ‘’Okutabilirim elbette.’’  
     Söze atladı barmen. Hızla ayağa kalktı, aynı hızla lafa atladım.
                ‘’Lütfen, oturur musun? Bir şey diyeceğim.’’
     Oturdu tekrar yerine.
                ‘’Hiç… Hayâlin var mı?’’
     Derin bir nefes aldı, yere baktı, yine uzaklara dalar gibi gözlerini kıstı ve gülümsedi.
                ‘’Elbette. Ama bunu yapabilecek cesaretim yok.’’
                ‘’Neden?’’
                ‘’Çünkü çok büyük bir hayâl. Bunun sonunda ölüm de var, geri dönüş yok.’’
                ‘’Hayâllerin uğruna dünyayı dahi karşına almalısın. Geçen zaman geri gelmiyor.’’
                ‘’Lütfen bu klasik naraları atma bana. Ben de biliyorum geri gelmeyeceğini. Ama şu an bunu gerçekleştirebilecek cesaretim yok. Bana bakın, bir hayâliniz varsa gidip onu almalısınız, kimse size onu vermeyecek. Siz gidip alacaksınız. İkiniz, bu yolun sonunda sizi nelerin beklediğini biliyor musunuz?’’
     Birbirimize baktık, ikimiz de hayır anlamında kafa salladık.
                ‘’İşte… Bilmiyorsunuz, o yüzden hayâllerinizi gerçekleştirmelisiniz.’’
     Bir süre sustu, bir sigara yaktı ve tekrar söze başladı.
                ‘’New Caledonia… En büyük hayâlim bir gün oraya gitmek ve geri gelmemek. Bir gün başaracağım biliyorum ama o zaman bu zaman değil. Oraya giderken yolda ölsem dahi gam yemem. En azından bir amaç uğruna ölmüş olurum. Ama şu anda, şu durumda ölsem üzülürüm, düşünsene bir uyanıyorsun dünyayla olan tüm bağlantın kopmuş. Ne uğruna? Kocaman bir hiç… Ne yaparken? Çalışırken ya da evden işe giderken… Bomboş… Ortalık bomboş zihinlerden, hayâl dahi kurmayı beceremeyen, kursa da bunu gerçekleştirme cesareti olmayan insanlarla dolu. Birbirinizi kollayın, sıkı giyinin, kış gelecek.’’
     Yine bir süre sustu. Hepimiz susmuştuk, hayâllerimi düşünüyordum, onları gerçekleştirme arzumu… Ama cesaretim yoktu. Korkak! Tekrar söze başladı barmen.
“Senin bir hayâlin var mı?’’
     Kadına yöneltilmişti bu soru. Ben kollarımı bağladım ve ona odaklandım, o da afalladı bu soru karşısında. Toparladı kendini hızlıca ve cevaba yöneldi.
                ‘’Vardı. Bir tanesini gerçekleştirdim ve istediğim mesleği yapıyorum. Birkaç tane daha var aslında. Birisi, şu an onunla yaptığımız -beni işaret etti- Bunu yapabilecek cesaretim olacağını düşünmezdim hiç, onu tanıyana kadar.’’
     Bana baktı, gülümsedi ve o da kollarını bağladı. Ne söylediğini anlamıştım galiba, gülümsedim. Sonra tekrar ekleme yaptı cümlesine.
                ‘’Yani psikolojik ve felsefi olarak gerçek bir yolculuğa çıkmak… Bilirsin, bunu yapabileceğin insan sayısı çok azdır. Ve yine bilirsin ki, onlar hayatımız boyunca belki bir defa karşımıza çıkarlar. Her şeyi görmemizi ve sorgulamamızı sağlarlar, sonra da ölürler, yirmi yedi yaşında.’’
     Bana baktı ve gülümsedi. Sanki her şeyi biliyormuş ve kaderimi çizmiş gibi. Lanetli yirmi yedi… Çevremde olan birkaç insana ne kadar intihar etmeyeceğimi, hayatı çok sevdiğimi söylesem de bir gün intihar edeceğimden adım gibi emindim. Peki ya, adımı unutsaydım?
     

15 Ağustos 2019 Perşembe

Ağır Çekim

     Geçen gün şöyle bir manzaraya denk geldim; Camdan dışarıya bakıyordum her zamanki gibi -bilirsiniz dostlarım, gözlem yapmayı fazlasıyla severim- yaşlı bir kadın elinde bastonuyla ağır ağır yürüyor yolda. Beni fark etti ya da her zaman o pencereden ona baktığımı fark ettiği için bana bakmıştı, bilmiyorum. Gülümsedi bana ve yoluna devam etti. Ben de tanıyorum bu kadını elbet, zaten civarda beni tanımayan evsiz sayısı çok azdır. Kadının üzerinde her zamanki standart elbiseler; pembe bir bluz, siyah ve eski bir etek, kirlenmiş siyah saçlar... Elinde muhtemelen yine çöplerden topladığı yiyecek poşetindeki yiyecekler. Kadın yoluna devam ederken hemen arkasında yürüyen baba ve oğulu fark etmem uzun sürmedi. Çocuğun babasının elini bırakıp, koşarak kadının yanından geçtiği anı gördüm. Ağır çekim bir şekilde... O an her şey durdu, evren, zaman, insanlar, sadece o yaşlı kadın ve çocuk vardı gözümün önünde. Ciğerim beş paralık oldu, kalbim hızlı hızlı bedenimden uzaklaşmaya başladı, düşüncelerim beni çıldırttı. Geldiik, gördük ve  gidiyoruz ya da şöyle mi demeliyim, doğduk, büyüdük ve ölüyoruz...

13 Haziran 2019 Perşembe

Yolculuk

     O gece hiç uyumamıştı. Saat sabah 05.00 idi, uykusu da yoktu. Bir buçuk saat sonra otobüsü vardı, nedense otostopla yola çıkmaktan son anda vazgeçti. Tahtalardan yapılmış, eski, tekerlekli masanın üzerinde, geceden kalma tabaktaki iki adet baklavaya gitti gözü, Betül yapmıştı bunu kendi elleriyle. Baklavalardan bir tanesini kahvaltı niyetine ağzına attı ayağa kalktığında. Daha ağzındaki baklavayı çiğnemesi bitmeden masanın üzerinde duran sigara paketine uzandı, paketin kapağını açtı, içerisinden bir tek çıkartıp; masanın üzerinde duran açık yeşil renkli çakmağıyla sigarasını yaktı. Paketi ve çakmağı masanın üzerine  fırlattı. C şeklinde duran mavi renkli, pofuduk koltukların sol arasından yürüyerek cama doğru gitti, tüm gün camı kapatmamıştı. Camdan dışarıya kafasını uzattı, önce sol tarafa baktı, yine o sinema binasını gördü, manzarayı kapattığı için önce ona küfretti ağzında sigarasıyla. Sonra sağ tarafa baktı, kafasını eğdi ve caddeye baktı, bomboştu. ''Oysa bugün bayram, tüm mekanlar bu saate kadar açık olmalıydı, bazı insanlar için bayram yoktur'' dedi içinden. Ağzında külü iyice uzamış sigarası, uzun saçları ve dağılmış vaziyette, üzerinde pembe sıfır kollu, gözleri hafif puslu, sarı-turuncu-beyaz kalın çizgili deniz şortu ile arkasını döndü, yaklaşık on metre ötede duran, antreye çıkan kapıya takıldı gözü. Ağzından sigarasını aldı, kapıya doğru sallana sallana yürüdü. Kapıyı açtı, sağ karşısında duran mutfağa yürüdü, bitmeye yakın olan sigarasını ağzına tekrar aldı, bulaşıklarını yıkadı, su ısıttı ısıtıcıda, kendine bir kahve demledi ve onu krem rengi üst taraftaki dolaptan çıkardığı mor renkli, eski bir dostunun isminin yazdığı termosa kapağını açmak suretiyle frenchpressten doldurdu, kapağını kapattı, french pressi yıkadı ve mutfaktan çıktı. Sol tarafındaki odasına yürüdü, tüm gün boyunca hiç uğramamıştı odasına. Sol eliyle kapıyı açtı, içeriye baktı, çok dağınıktı, her yer, her yerde... Günlükleri sol tarafındaki kahverengi masanın üzerinde dağınık vaziyetteydi, pek tabii kitapları da, yıkanmamış kahve fincanı, yazılmış küçük notlar ve papatyalar... Duvarda asılı Eyfel kulesi resmi, onun yan taraflarında duvarlara yapıştırılmış küçük notlar... Sağ tarafındaki Sait Faik ve Orhan Veli posterine baktı, gülümsüyorlardı. Sigarası sönmüştü ağzında, bilgisayar masasının sol tarafındaki balkona yürüdü, kapıyı açtı, dışarı çıktı ve sağ tarafındaki masada, üzerinde Kapadokya kabartmaları olan küllüğünde sönmüş izmaritini bıraktı, geri döndü ve odaya girdi. Sol  çaprazındaki krem rengi dolaptan kamp çantasını çıkardı -70lt.- İçerisine ihtiyacı olacak kadar eşya aldı. Bir kitap, bir defter, birkaç kalem, şort ve kot pantolon. Kendisi üzerine lacivert eşofmanını giydi, pembe tişörtünü, bugün... Bayramdı... Çantasını taktı sırtına, kemerleri bağladı, anahtarını kontrol etti, odasının kapısını kapattı, mutfağa yürüdü, termosu sol eline aldı, arkasını döndü ve evin çıkış kapısına yöneldi. Ayakkabılarını giydi, kapıyı açtı, son kez bakıyormuş gibi dönüp baktı evine, dışarıya çıktı ve kapıyı kapattı. Üçüncü katın merdivenlerinden usul usul aşağıya indi, kulaklıklarını taktı, binanın kapısını açtı ve caddeye çıktı. Meşrutiyet caddesine doğru yürüdü. Caddeye doğru geldi, sola dönüp Atatürk Bulvarı'na indi Meşrutiyet'ten. Durdu yolun ortasında, cebinden sigara paketini çıkardı ve kibritiyle onu yaktı, hemen sol tarafındaki gece lambasına bağlı çöp poşetine yanmış kibrit tanesini attı. Derin bir nefes aldı, yürümeye devam etti. Metro istasyonuna geldiğinde sigarasını bitirip, sağ taraftaki çöpe izmaritini attı. İstasyona doğru merdivenlerden indi, cebini yokladı, kimliği yoktu, telaşa kapılmadı. İnsanların ona verdiği kimliklere inanmıyordu. ''Düzen için bu gerekli'' diyen arkadaşlarına; ''Hangi düzen, hani şu bizi köleleştiren ve çalışmaya mecbur bırakan, çalıştığımız paranın da hepsini bir şekilde bizden alan düzen mi?'' diye cevap verdi her defasında. Muhalifti, düzene... Zaten pek de arkadaşı yoktu. AŞTİ'de indi metrodan, yukarı çıktı, otobüs firmasından biletini aldı, perona doğru yürüdü. Otobüsü beklemeye başladı, saat 06.30 idi otobüs saati ve otobüs gelmemişti. Tam  bir saat boyunca o kalabalıkta onu bekledi, etrafı gözlemledi, insanları, otobüsleri, gelenleri ve gidenleri... Bu gürültünün, bu hengamenin ortasında yalnız olduğunu düşündü, köleydi... Ve Uğur, tüm bunlara katlanamıyordu... Otobüs geldi, çantasını teslim etti muavine ve otobüse binip, cam kenarı koltuğuna oturdu. Manevi olarak hiç başlayamayan, psikolojik olarak da arafta kalmış bir yolculuk onu bekliyordu tüm hayatı boyunca. Bir şekilde kendisine bu düzenden bağımsız bir yaşam kurmalıydı, tüm düşüncesi bu yöndeydi. Otobüs hareket etti, otobüsün camını sevdi, suskundu, susmuştu. ''Her şey düzelecek.'' dedi kendi kendine... Bir gün her şey düzelecek...

14 Mart 2019 Perşembe

Buk Amca - Başlangıç (Rüya)

     ''Çalışıyorum, işteyim. Kapıda gelenleri karşılıyorum. Birisi giriyor içeriye, tanıyorum bu kadını bir yerden. Kısa boylu, kısa -renkli- saçlı, gözlüklü. Gülümsüyor hafiften başını eğerek bana. Tanrım! Kolay gelsin diyor. Çok etkileniyorum, kalbim hızlı hızlı çarpmaya başlıyor. Hoş geldin diyorum. Nasılsın diyor. İyiyim diyorum, sen? Beni tanıyan birisi, ben kim olduğunu bilmiyorum. Şaşkınım, ona eşlik ediyor ve içeriye alıyorum. En güzel masaya onu alıyorum. Arkadaşımı bekleyeceğim diyor. Olur diyor, masadan çekiliyor ve ona çay gönderiyorum; beklerken içsin diye. Sonra arkadaşı geliyor. Onlar hamburgerlerini yerken, ben de günün personel yemeği olan nohut ve pilavı alıp masalarına oturuyorum. Ben nohut sevmem ki! Sonra mekandan üçümüz birlikte çıkıyoruz okula gitmek için. Okul? Aynı okulda mıyız? Yürüyoruz, bir üst geçit gibi bir şeyin altından geçiyoruz. Onlar arkadaşıyla önden yürüyor. Ben ise arkadan tek başıma... Arada bana dönüp bakıyor ve gülümsüyor. Tanrım! Üst geçidi geçtikten sonra bir yere geliyoruz. Etrafta beton beyinlerden başka bir şey yok ve bomboş. Orada duruyoruz ve beklemeye başlıyoruz. Neyi? Sonra kendimi bir deniz savaşının içerisinde buluyorum. Bir gemi kaptanıyım, gerçek gibi, o anı yaşıyorum, içindeyim! Biraz sonra gemiyi yönetemiyor ve batırıyorum. Captain Onbasi! Hapishane bahçesini andıran kapalı bir yerde, çimenlerin üzerinde yatmış, elimde telefonla buluyorum kendimi. Bu anda telefonuma mesaj geliyor, bakıyorum. Neredesin diyor. Bu kim? Sonra uzun yıllardır görmediğim Alper isminde bir arkadaşım yanıma geliyor çimlerde yatarken. N'apıyon abi burada diyor. N'apim, oyun oynuyorum diyorum. Sonra Alper ortalıktan kayboluyor. O kadın geliyor karşıma. N'apıyorsun burada ya... diye sitem ediyor. N'oldu ki şimdi?'' Ne olduğunu anlamaya çalışırken uyanıyorum. Saate bakıyorum ve 04.00 ve sabah işe gideceğim. Yolda etrafa bakarak gidiyor ve onu göremiyordum, bu da kim? Kim olduğunu bilmiyordum. Birkaç gün sonra Buk amcayı rüyamda görüyorum. ''Yaşa'' diyor. Buk amcanın olduğu rüyayı daha önce anlatmıştım. Bu rüyadan birkaç hafta sonra, bir akşam bir mekana gitmek için evden çıkıyorum arkadaşımla. İki bira hüpletip, eve geçeceğim. Ama nedense tam kapıdan içeriye girerken vazgeçiyorum ve daha sakin bir yere gitmeye karar veriyoruz. Olgunlar'a çıkıyoruz. Rastgele bir bar görüp içeriye giriyoruz arkadaşımla. Sonra masamıza bir kadın geliyor, garson. Siparişimizi soruyor. Sipariş verirken bakıyorum, o kadın! Aynı gülümseme, Tanrım! Buk amca fısıldıyor, ''YAŞA!'' İçim kıpır  kıpır, nutkum tutuluyor, ağzım kuruyor, gözlerim büyüyor. Anlatmak istiyorum, ama nasıl? Tanımıyorum. Daha sonra yaklaşık üç ay boyunca o bara gidiyorum, her gittiğimde ona baktığımı fark etmesin diye bakmamaya özen gösteriyorum. Rüyamda onu gördüğümü ve gördüklerimi anlatmam gerektiğini düşünüyorum, kadere inanmıyorum. Bu kader olabilir miydi? Her defasında cesaretimi kaybediyorum, anlatamıyorum. Bu arada isminin aslında Damla olmadığını da öğreniyorum. Oysa ki, sosyal medya hesaplarından ne çok Damla ismiyle aratıp, bulamamıştım. Sanırım anlatamayacağım bu rüyamı hiçbir zaman. Sonra onunla arkadaş olduk. Tabi rüyayı yine anlatamadım. Neyse... İki üç haftadır kendisini göremiyorum. Şu an her şey flu... Buraya yazarak rahatladım mı? Bilmiyorum. Burayı okuyup, cesaretsizliğimi görmenizi istemezdim açıkçası. Hoş geceler.

7 Mart 2019 Perşembe

Vedalar Soğuk Olur''

   Emrah mı? O an tüm devrelerim yandı. Nasıl olur da gerçek ismimi söylerdi? Leyla'ya baktım, anlamaya  çalışır  gibi bana bakıyordu. Suskun ama şaşkın, mutsuz değil. Necla teyze konuşmasına devam etti.
      - Biraz içeriye geleyim mi? Konuşalım.
   Hafiften köfteyi çakar gibi oldum, modum düştü, pek tabii yüzüm de.
- Ah teyzecim, çok pardon. Buyurun içeriye, özür dilerim böyle kapıda bıraktım.
- Tamam oğlum sorun yok. İnsanlık hali, dalgınsındır, olabilir.
   Anlayışlı insanları ayrı seviyordum. Anlayışlı insanlarla karşılaşmak beni mutlu ediyordu. Bir hödük değildi en azından kocası gibi. İçeri geçti Necla teyze. Leyla kapıda, karşı karşıyaydık. Hoş geldin dedim kuru bir gülümsemeyle.
- Evi nasıl buldun?
- Hatırlamıyor musun?
- Neyi?
- Ev sahibin gitsin, konuşuruz. İçeride seni bekliyor kadın. Önemli bir şeyse gidebilirim ben.
- Yok yok, ne önemlisi. Gel içeri sende lütfen.
- Teşekkür ederim.
- Bilmukabele.
   Leyla da içeri girdi. Necla teyzenin karşısına oturdu. Ben de girdim içeri.
- Çay demleyeyim mi?
- Yok oğlum gel, az biraz konuşalım seninle.
   Ortalarındaki tekli koltuğa oturdum.
- Dinliyorum teyzeciğim.
- Oğlum...
   Derin bir nefes aldı.
- Az önce Bulut amcan balkonda yaptığın hareketi gördü.
      - Hareket? Ama adam...
- Biliyorum oğlum, o adamı da biliyorum. Ama Bulut amcan bilmiyor. O seni yadırgıyor sürekli. Zaten yadırgadıkları hep başına geliyor.(burada kinlendi) Onun için  adamın ne olduğu değil, senin ne yaptığın önemli. Kiracı öğrenci mi olurmuş diyor.
   Büyük bir üzüntü seline kapılmıştım. Kendimi Bulut amcaya ifade etmem gerekiyordu.
- Ne yaparsan yap, anlamayacak oğlum. Senin gibi düşünen insan sayısı çok az bu dünyada. Sorgulayan, düşünen, bilen, okuyan, gören, gezen...
   Beş saniye kadar sustu ve o beş saniyenin sonunda ağzından şu kelimeler döküldü.
- Bulut  amcan evden çıkmanızı istiyor oğlum.
   Beynimden aşağıya soğuk sular dökülmüştü. Ne  olduğunu anlayamadım. Bir  travmaya daha hazırlıklı mı olmalıydım? Ellerimi yüzümde dolaştırdım, yüzümü  sıkı sıkı sıkarak. Etrafa bakıyordum, kızmıştım. O an tam Leyla'nın üzerinde duran, edebiyat öğretmeni eski bir arkadaşım olan, Koray Baz'ın bana ithafen yazdığı mektubu gördüm. Çerçeveletip oraya asmıştım. Tüm vedalar sonunda aldığım tek veda mektubu ondandı. Zamansız gelen ölümler, yeni yaşamlar, hikayeler... Çok fazla insan kaybediyordum ve en kötüsü, hiç birisinin yanında olamıyordum. Okumaya başladım sulanmış gözlerle mektubu, şu sözler yazıyordu:
     
''Yıldırım Beyazıd kardeşime,
     
     
     -------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- (Devamı yeni kitapta.), (Fotoğraf: Kireçburnu Sahili - Sarıyer/İstanbul 2016)

27 Şubat 2019 Çarşamba

Benlik - Kişiye Özel Alan

     Tropikal ağaçların arasında yürüyorum, etrafta tanımadığım bitki birikintileri ve yerlerde futbol topunu andıran, yuvarlak, tüylü şeyler. Yürüdükçe etraf aydınlanıyor. Bir dağın en yüksek yeri gibi bir yere varıyorum. Alt taraf uçurum. Omzumda asılı duran, yıllar önce Antalya'dan aldığım örme çantamdan bir defter çıkarıyorum, bir de kalem. Yazmaya başlıyorum. Hava sisli.
     ''Dünyadaki en uzak yer, henüz gitmediğindir. Gitmek, sana özeldir. Git!'' Bir sesle irkiliyorum.
         - Ne yapıyorsunuz burada bayım?
     Dönüp, anlamsızca ona bakıyorum. Uzun boylu, çelimsiz, saçlarını yeni ektirdiği belirli olan bu şahısa.
         - Yazıyorum.
         - Ne yazıyorsunuz?
         - Kişisel gelişim kitabı.
     Gülmeye başlıyor hafif hafif. Gittikçe yükseliyor kahkahaları.
     Beş dakika sonra...
     Kahkahaları tüm dağda yankılanıyor. Yaklaşık altı dakikadır gülüyor. Sinirleniyorum ve bağırıyorum.
         - Yeteeeeerr!!
     Sustu, iki saniye kadar bana baktı. Sonra gülümsedi. Çok güzel gülüyor, aman Tanrım. Etkilendim.
         - Bir şey diyeyim mi?
     Gayet sakin çıkan ses ile:
         - Dinliyorum.
         - Kişisel gelişim aptallıktan başka bir şey değil biliyor musun? Seni kitaplar geliştirmez ki. Yüzlerce kitap okudun ama az önce bir kahkahaya dayanamayıp kızdın. Kitapların seni pek de geliştirdiğini göstermiyor bu. Obsesif olmayı bırakmalısın. Boşuna yazma, değişim; İnsanın içinden başlar. İçsel bir sorgulama yolculuğuna çıkarsın. Bu yolda, seni geliştiren, değiştiren insanların fikirleri değil, yolda karşılaştıkların da değil, kendinle karşılaşmandır. İnsan, kendisi olmadıktan sonra değişimden ve gelişimden söz etmemelidir. Aynaya bir bak ve kendini sorgula. Kimsin sen?
     Kafamı çevirip, uçurumdaki boşluğa bakıyordum. Uzun uzun düşünmeye başladım. Elimdeki defteri açıp, şöyle yazdım: ''Değişim, kişiye özeldir. Dünyada sana en uzak yer, benliğindir. Benlik, kişiye özeldir.''
   

23 Şubat 2019 Cumartesi

Benlik - Porsiyon 2 (Eylül 2018 - Salda Gölü - Yeşilova/Burdur)

     "Kurtulmam gerek bir şekilde" dedim. Ama neyden? Neyden kurtulabilir, nasıl ve neyden kaçabilirdim ki? Her kaçtığımda daha beterine tutuldum. Yaktım, yıktım, geçtim... Bu zamana kadar bana hep susmayı öğrettiler, susmak en büyük erdemdir dediler. Düşün demedi kimse! Ben de sustum ama düşünerek sustum, beynimi kemiren milyonlarca soruyla. Hepsini geride bırakmak istedim. Yazdım, çizdim, okudum, gezdim.. Dağlar aştım, yorgun çöllerden geçtim; bulamadım. Bulamazsın diyorlardı. Kızdım, küstüm, ağladım! Ama yetmedi. Düşüncelerim beni çıldırtacak gibi. İçimdeki şeytan bana "öl" dedi. Ölmeliydim, ölünce mutlu olma düşüncesi beni büsbütün mest ediyordu. Sonra cesedimi böcekler filan yiyecekti mezarın içerisinde. Bu da her canlı gibi onlara da yetmeyecek ve başka mezarlara yöneleceklerdi. Bu da beni bu düşüncemden alıkoyuyordu. Adam akıllı bi bok becermeyi bile beceremiyorum. Bok çuvalı seni! Hayallerinden de bi bok olmayacak, onlar da yeyip bitirecek seni! Gözlerimin altı mosmor, içi kıpkırmızı, göz nezlesi olmuşum, öyle dedi doktor. Uyumak istemiyorum. Günlerdir yakamı tutup beni bırakmayan kaderimin pençesinden kurtulamıyorum. "Oradan bana bi bardak suuuu!" bağırıyorum. Kimse yok, uzun süren bi sessizlik.. Bunu seviyorum. Bir yandan da hüzünleniyorum. Etrafımdaki insanlar çok düşünüyorum ve konuşmuyorum diye konuşmuyorlar benimle, olsun. Telefonumu kapattım. "Beni hayatından atman için tüm eşyalarımı senden almamı bekliyorsun değil mi?" Anlıyorum, anlıyorum. Bu hafta sonu hepsini valizime alelâde tıkıştırıp Ezel'e bırak, ben bi şekilde bi ara uğrar alırım. Sonra da üstüne bi duble rakımı Can babanın fotoğrafına bakarak gönül rahatlığıyla içerim. Sen de beni hayatından atmanın 'u'mutluluğunu yaşarsın. Gün mü? Gün yavaş yavaş sonlanıyormuş, öyle diyor Mr. Ben mi? Ben hep aynı, dağ, taş, dere, tepe, deniz; yaz, çiz, gez falan filan...   Fotoğraflar: Salda Gölü - Yeşilova/BURDUR 




18 Şubat 2019 Pazartesi

Pembe Panjurlu Evler

     Üzerimize bir ordu dolusu adam geliyor ve ben ellerimi bağlamış, dizlerimin üzerine çökmüştüm. Kafamı yere eğdim, ellerimi arkamda birleştirdim. Hızlı bir şekilde, bir ayak yüzüme doğru geldi ve yüzüme sert bir tekme attı. Sadece  gölgesini görebildim.
     Sonra uyandım. Rüyaymış, oh be dedim kendi kendime. Yatağımın hemen karşısındaki aynaya takıldı gözüm. Gözlerimi büyük bir şaşkınlıkla açtım, ''aman Tanrım!'' dedim, kel kalmıştım. Ellerim kafamda ve parlayan kafamı okşuyordum. Oha, bir de bıyığım  vardı. Hiç yakışmamıştı bana. Sonra camdan dışarıya baktım, uçan arabalar filan vardı. Kafayı yemiştim sonunda. Odamdaki aynaya dönüp koştum ve bir kafa attım, aynanın kırılma sesi ve kafamdan akan kanın sessiz sedasız beni terk etmesiyle bayıldım. Kan ter içinde ve nefesimin sanki geri kalanının hepsini aynı anda verirmişçesine yeniden uyandım ve hemen aynaya koştum. Her şey yerli yerindeydi. Saçlarım... Sevdim onları. Sonra John geldi aklıma. Yatağıma oturdum ve hemen yatağın sol tarafında bulunan mini buz dolabımdan limonlu soda çıkardım... ''Vay aq...'' Üzülüyordum. John'a, diğer adını bilmediğim adamlara... Yatağımın yanındaki komodinin üzerinde duran sigara paketimden bir dal çıkarttım ve kibritimle onu yaktım. Sessizdim, mutsuz gibi. Mutsuz değildim, sadece sessizdim. İnsanlar hep sessiz olanları mutsuz zannediyorlar. Neden ki? Saate baktım, sigaramı bitirip, üzerimi değişip, evden çıktım. Kulaklıklarımı taktım ve beni biraz hareketlendirmesi için Tom Jones'un seslendirdiği Not Responsible isimli parçayı açtım. Eğlenmeye ihtiyacım vardı ve ben öğlenin 12.00'ında işe gidiyordum. Ben kesinlikle parayı kazandığımıza inanmıyordum. Para olmadan neden yaşayamıyoruz ki? Neden çalışmak ve bir şeylere  bağlı olmak zorundayız? Hayır hayır, kesinlikle parayı kazanmıyoruz. Para, kapitalist düzenin, onları zengin etmemiz ve dünyayı sömürmelerine yardım etmemiz için bize verilen bir ödüldü. Ve bizler evrenin en ahmak canlılarıydık, onlara iyi birer köle olduğumuz için! Pazar pazarının kenarında durmuş, Kızılay dolmuşunu bekliyordum. Bir sigara daha yaktım. Dolmuş geldi ve ben dolmuşa bindim. Cebimden  çıkardığım bozuk para cüzdanımın fermuarını açıp, elime üç lira düşürdüm ve bir öğrenci dedim. Öğrenci olayı yoktu dolmuşta. Bugün Cumartesi, muhtemelen en kalabalık gün. Hafta sonları bir kafede çalışıyordum ve bilirsiniz dostlarım, hafta içi de okul... Aynı kara düzen... Alt dudağımı öne doğru ittim otururken ve dışarıyı gözlemlemeye başladım. Aklımdan; ''İnsan yaşamayı istemek isteyince neden terk edilir ki insanlar tarafından?'' sorusu geçti. Ve Küçük Dostum yanımda belirdi.
- Çünkü hayallerin için hiçbir şey yapmıyorsun dostum.
     Ona döndüm.
- Daha ne yapmalıyım ki dostum?
- Yaşadığın yeri terk etmekle hayallerini gerçekleştiremezsin dostum!
     Kızdı bana.
- Beni hiçbir zaman anlamayacaksınız efendim.
     Sakindim.
- Ne o yine mi bir şehir terk edeceksiniz yoksa Yıldırım efendi!
- Ya sen niye bu kadar üzerime geliyorsun bugün? Nazım da kızgındı bana zaten.
      Nazım demişken.. Odamda asılı duran büyük boy Nazım posteri. Hep hüzünlü gelmiştir bana, çok mutluyken dahi... El kol hareketleri ile dikkat çekmiş olacağım ki, dolmuştakiler bana dik dik bakmaya ve aralarında fısır fısır bir şeyler konuşmaya başladılar. Tırsmıştım... Geri kafamı çevirdiğimde  Küçük Dostum gitmişti. ''Amaaann'' dedim, elimi havaya kaldırıp sallayarak. Kızılay'a gelmiştik,dolmuştan indim, inerken fark ettim ki tuvalet terlikleriyle çıkmıştım dışarıya. Olsun, bu ilk değildi, daha önce Bağdat caddesinde çok yürümüştüm bu terliklerle. Kayseri'de, Zonguldak'ta, Samsun'da falan. Yine ''ammaaann'' diyerek bir sigara yaktım. Güvenpark'tan karşıya geçtim ve Yüksel caddesine çıktım. İş yerime doğru yürümeye başladım. Caddeyi sonlandırdım ve çalıştığım yere geldim. Kapıdan filan içeri girdim. Neyse, gelelim asıl hikayemize. Hikayeye göre adam yaşamayı seviyor, sürekli geziyor ve farklı şehirlerde yaşıyor. Biraz hüzünlü, biraz kederli, biraz benlikli. İçmeyi seviyor, sodayı. Farklı insanlarla  tanışmayı, en çok da yalnız kalmayı... İki defa da üniversiteyi bırakmış. Kitaplar okuyor, yazıyor, hediye ediyor ve satıyor. Hayat bu  şekilde devam ederken... Karşısında mekanın müdürünü görüyor ve müdür imalı imalı önce onun ayaklarına ve sonra yüzüne bakıyor. Bir yüzüne bir de ayaklarına bakıyor ve ağzı kımıldıyor, kendince bir şeyler mırıldanıyor. Mızmızlanıyor Uğur ve istemeyerek, bir  de umursamayarak, aşağıya üzerini değişmeye iniyor.
- Günaydın Uğur bey.
     Yine imalı imalı arkamdan konuşuyordu. Ona döndüm ve:
- Gün aymadı be abi.
- Belli, yine tuvalet terlikleriyle gelmişsin. Hiç ayar mı senin gibi ayyaş için! Bu ne sürekli geç gelmeler...
     Sessizce güldüm ve aşağıya inmek için harekete geçtim. Göt barmen kısır kısır gülüyordu. Kısır kısır gülmek? Haha... Aşağıya doğru inerken kesildi müdürün sesi, barın arkasından barmene şöyle dedim el işaretleri ile, bik bik bik, vik vik vik. Göt  barmen yine güldü. Aşağıya inip, üzerimi değişiyordum, Leyla geldi yanıma. O narin sesiyle:
- Midir biy sini çiğiriyir.
     Kendimi tutamayıp güldüm. Bu ses, aman Tanrım.
- Bana mı özel, yoksa herkesi mi çağırıyor?
- Sanırım bu toplantı sana özel ama herkes için geçerli.
     Kafamı anlamsız biçimde hafifçe bir sağa bir de sola salladım.
- Üzerimi değişip geliyorum tatlım.
     Tatlım? Mekanda anlaştığım tek insan Leyla idi. Onu seviyordum. Ufacık, tefecik. Neyse, üzerimi değişip çıktım. Müdür ve diğer çalışanlar (Leyla hariç) imalı imalı bana baktılar. Müdür konuşmaya başladı, sağ elinin işaret parmağıyla beni göstererek:
- Bu kadar ciddiyetsiz insan istemiyorum.
     Yine gülmüştüm. Nerdeyse umursamadım ve kendimi aşarak, sağ elimi kaldırıp, baş parmağımla onu göstererek:
- Bu kadar ciddiyetsiz olmayacaksınız!
     Dedim ciddi bir ses tonuyla.
- Terbiyesiz!
     Dedi sert bir ses tonuyla, herkes güldü, ben... Kovuldum... Üzerimi değişmeye aşağıya indim. Leyla iki çay alıp yanıma geldi.
- Sana çay getirdim. Son çaylarımızı içelim mi?
     Ona sarıldım. Üzülmüştüm böyle deyişine. Seviyordum bu şahsı. Karakteri, benliği... Sarılınca, gözümden yaş gelmiş fark etmeden. Üzülmeyi becermeyi becerebilen insanlardan değildim, zaten ondan değil midir ki; benliğimden kaçmam? Onu bulmamaya özen göstermem? Gerçekleri biliyordum, daha fazlasını öğrenmek zoruma gidecekti, onu da biliyordum. Adam akıllı bir bok becermeyi bile beceremiyordum. Sarılmamız bitti. Bana baktı hüzünlü hüzünlü Leyla ve konuştu:
- Hadi çaylarımız soğumasın.
     Oturduk dikdörtgen, krem rengi masaya karşılıklı. Cebimden sigara paketimi çıkarttım. İçinden bir dal dışarı çıkartıp ona  uzattım. Kafamı kaldırıp ona şöyle dedim:
- Ben her sigara yaktığımda aklıma şu gelir; Acaba bugün ne olacak, yani bugün ne yaşayacağım? Böyle bir hayatım var. Hep bir şekilde boka sarıyor  her şey ve sürekli aksiyon... Neyse... Yak bir sigara. Sigarasını ve sigaramı yaktım. Sonra hüzünle karışık gülümsedik ikimizde.
      - Buradan çıktıktan sonra ne yapmayı düşünüyorsun?
     Biraz düşündüm, yine alt dudağımı öne ve üstteki dudağımın üzerine çıkartıp gözlerimle etrafı gözlemledim. Düşünürken hep böyle yapardım.
- Bilmiyorum. Yukarı çıkayım, sonra eve geçerim. Okula devam etmeye çalışacağım. Devam edemezsem de... Yani, biliyorsun işte, hikaye başa saracak.
- Anladım.
- Peki, kendine iyi bak o zaman.
- You too...
- Hazırlık öğrencisi seni.
     Güldü ve sarıldı tekrar, sonra yukarı çıkıp paramı aldım ve sonra yolumu. Zihnimin derinliklerinde benimle sanki alay  eden bir şeyler vardı. Kaldıramıyordum bu kadar yükü ve tanrı bana yardım etmiyordu. O kadar dua ediyordum, yalvarıp, yakarıyordum ama sonuç hep daha kötü. Tanrı benim ömür boyu garsonluk yapmamı istiyor olamazdı. Güvenpark'tan dolmuşa bindim. Şoförün arkasındaki çiftli koltuğun cam kenarına oturup, şoföre beş lira uzatıp, ''bir öğrenci'' dedim. 100. Yıl'da indim, eve doğru yürümeye başladım, parkın karşısındaki büfeden iki bira aldım. Bunu ilk defa içecektim. Tadını çok beğenmiş ve daha sonra yıllar boyu bu Amerikan birasını içecektim.
     Eve girdim. Salona doğru ilerledim, salonun ortasından geçip odama yürüdüm. Kapıyı açar açmaz karşıma Kurt Cobain'in posteri çıktı. Şöyle yazıyordu posterin üzerinde: ''Olmadığım biri gibi davranıp sevilmektense, kendim olup nefret edilmeyi tercih ederim.'' Devamı ve başlangıcı yeni kitabımızda efenim! Fotoğraf: Fethiye/Muğla'da kamp yaptığım zamandan. 2017/Eylül

11 Şubat 2019 Pazartesi

Benlik - Arayış

     Hisset... Düşün, evrenin katledilemez bir parçası olduğunu kendinin. İnsan istediği her şeyi her an yapabilir. Kendini ve benliğini unutma! Ara, bul. Seni bir yerlerde bekliyor olacak. Unutma, önemli olan arananı bulmak değil, yolda olmak! Yola çık... Ara... İçsel bir yola, ara! Yolda bulduğunu değişme, kaybetme! Yolun sonunda aslında seni düşündüğünden çok daha farklı bir şeyin beklediğini fark edeceksin. İçindeki kozmik şeytanı def et! Yola çıktığın her  an benimle karşılaşacaksın. Tekrar karşılaşana dek beni arama bulamazsın.

6 Şubat 2019 Çarşamba

Benlik - Kozmik Şeytanlar

      Daha sonra görüşüp görüşmediğimizi tam hatırlayamıyorum. Bu içsel yolculukta defalarca benliğimle karşı karşıya geldim, hep yenildim. Olsun... Gene deneyip, gene yenileyim, yeter ki benliğime yenileyim. Kozmik şeytanı defettik mi? Sanırım yavaş yavaş ediyoruz. Yani temizliyoruz bir bir benliğimizdeki damarların içerisindeki kozmik şeytanları. Si*tir et şimdi kozmikleri filan. Peki yüzleştin mi?  Yüzleşemedim, gelmedi benliğim bir daha. Ne geldi peki? Bukowski geldi. Ne dedi? Dedi ki, ''YAŞA.'' Ölmüş müsün ki? Ona göre evet. Barışmalıymışım yaşamla. Barışık değil misin? Barışığım, seviyorum yaşamayı. Bu aydınlanma beni mutluluğa ulaştırıyor. Yeni insanlar, yeni hayatlar... Her hayat, farklı bir öykü. Peki, Buk amcan neden öyle dedi? Bir şeyler sezmiş olmalı. Benliğinde bir açıklık, bunu kapatman lazım. Bu bir son, her başlangıcın bir sonu vardır. Her sonun da bir başlangıcı, usta. Gülümsedi usta, kadehini kaldırdı ve: O zaman yeni bir başlangıca içelim. Yeni bir başlangıca içelim.  

2 Şubat 2019 Cumartesi

Buk Amca

     Yaklaşık iki ay önce rüyamda Buk amcayı gördüm. Beraber yolda yürüyor ve konuşuyorduk. Tabi ki Buk amca elleri cebinde, sallana sallana yürüyordu. Birden bana döndü, hafif başını bana eğerek iki saniye kadar bekledi ve dudaklarının içindeki sararmış dişlerinin arasındaki dili şu soruyu sordu:
     
     - İşin var mı bu akşam?
     - Yok, neden ki Buk amca?
     - Seninle bir yerden bir şeyler almamız gerekiyor.
     - Tamam o zaman, gidip alalım.
     Tek katlı küçük, müstakil evimizin bodrumundan kazma ve kürek aldık, bir mezarlığa gittik beraber. Hiçbir şey sormadım, vardır bir bildiği diye düşündüm. Mezara kazmayı sallamaya başladı. Yaklaşık üç metre derine kazdı. Ortada ne bir ceset ne de kemikler vardı. Bir yerde durdu ve:
     - İşte bulduk
     Bir beze sarılmış, yaklaşık beş kg taş büyüklüğünde bir şey çıkardı. Sonra usulca mezarı kapattık beraber ve oradan aldığımız, ne olduğunu bilmediğim cisim ile eve doğru yol aldık. Eve girdik, oturma odasına geçtik. Buk amca derin bir nefes aldı.

     - Otur bakalım karşıya.
     - Olur.
     Oturdum koltuğa, o da kare masanın benim olduğum tarafına sırtını yaslamıştı. Mezardan çıkardığımız şeyi iki elinin arasına aldı. Sağ eliyle hafif hafif okşayarak ona doğru bakıyordu. Sonra bana baktı.
     - Yaşa... Küçük Dostum...
     Beş saniye kadar durdu. Dikkatlice ona doğru bakıyordum.
     - Bunun içinde felsefe taşı dahi olsa, yaşa. Çünkü yaşayarak anlar insan, öğrenir. Kitaplar senin zamanını çalmaktan başka bir işe yaramaz eğer bilim adamı filan değilsen. O yüzden, YAŞA...
     Kulaklarımda çınlıyordu ''YAŞA'' deyişi. Düşündüm. Ne anlatmaya çalışmış olabilirdi ki? Uyandım ve günlerce bunu düşündüm. Sonra bir akşam (Şu anda üst katında oturduğum, Selanik Sokak'taki bir bara gidecektim. Ne olduysa vazgeçtim o bara gitmekten ve Olgunlar'a çıkıp, başka bir bara gittik bir arkadaşımla. Gittiğim barda, gördüklerim karşısında hayrete düşüyordum. Kader mi? İnanmam. Rüyadan çıkıp, karşıma nasıl dikilebilirdi? Onu gördüğüm an, Buk amcanın sözleri yeniden kulaklarımı çınlattı. Yeni insanlar, yeni hayatlar... Yaşamalıydım... Hikayenin devamını ve başlangıcını daha sonra yazacağım.
   

2 Ocak 2019 Çarşamba

Pembe Panjurlu Rahat EVLER!

      Karlı bir hava... Dışarıdan köpek sesleri yükseliyor, loş sokak lambaları yanıyor. Mecburiyet caddesi üzerinde, kaldırımda, karların içinde yavaş yavaş yürüyen bir çocuk. Neredeyse içinde kaybolmuş, benliğinde. 1.60 boylarında, ellerinde eldiven, ıslanmış ve sallanıyor. Parmaklarını eldivenin içerisine çekmiş, üşümüş, burnunu çekiyor, hasta. Bu önemli değil, daha bir çocuk.. Sallana sallana, yavaş yavaş yürüyor karın ve loş sokak lambalarının altında, tek başına. Birden arkasında yükselen ayak sesleri, birisi ona doğru koşuyor. Ardından gelen adam bağırıyor çocuğa ve üzerine atılıyor, çocuk umursamıyor ve karın içine düşüyorlar. Adam hınçla çocuğa vurarak ve bağırarak küfrediyor.

             - A*ına koyduğumun çocuğu, nerdesin lan sen, seni mi arayacağım ben sabah akşam, senin peşinden mi koşacağım lan? İt oğlu it, piç. Niye gelmiyorsun lan eve? Bu saatte oyun mu olur, kaç defa dedim lan sana, akşam ezanından sonra evde olacaksın diye? He?
   
      Adam hınçla vurmaya devam ettikçe çocuk susuyordu. Ağlayarak ve burnunu çekerek direnmeye çalışıyordu bu hayatın ayazına. Adam korkmuyordu ve vurmaya devam ediyordu karşısında bir çocuğun varolduğunu unutarak, geleceğinin kirlenmesini ve düşüncelerinin bu karanlık hücrede yok olacağını hiçe sayarak. Ve karanlık...

       Dünya ne kadar da adaletsiz ve acımasız değil mi? Çocuklar bizim geleceğimiz, çocuklar bizim dünyamızı kurtaracak en zararsız varlıklar. İnsanoğlu bunu unutuyor. Çocuklara yapılan eziyetler, aile ortamındaki o bağrışmalar, baskıcı ve yıkık bir dünyanın nefes alamayan dar odalarındaki o çocuklar... Çocukların bilinçaltına yerleştirilen ve ömür boyu unutamayacakları o depresif duyguları yaşatan aileler... Ne kadar da acımasız olduk böyle? Çocuklar bizim tek vatanımız, biz ise onlara kurşun sıkıyoruz. Birgün gelecek ve onların ahlarında boğulacağız..