#antalya #gezgin #traveller #interrail etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#antalya #gezgin #traveller #interrail etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ağustos 2020 Salı

Kırmızı Bavul

     Sene 2012. Ben liseyi henüz bitirmiş ve ailemin istediği bölümü kazanmak için üniversite sınavına canla, başla hazırlanmıştım. Lisede olduğu gibi üniversitede de onların istediği okula gidecektim. Ailemin istediği adam olma yolunda emin adımlarla yürüyordum. Sınav geldi çattı, sınava girdim ve evet, istedikleri bölümü kazanmıştım. Üniversiteye online kaydımı yaptırdım ve gideceğim günü saymaya başlamıştım. Bu sırada yaz boyunca sanayide çalışmış ve biraz para biriktirmiştim. Bu para ile yaklaşık iki hafta Didim’de tatil yaptım. Oradaki arkadaşım, beni lunaparkta gondola bindirmiş ve ben, gondol en tepedeyken indirin beni, diye haykırarak zorla durdurtmuştum. Ah! Neyse, rezillik diz boyunu aşmış. Bunu ben de hatırlamak istemiyorum. Tatilden memlekete döndüm ve okula gidişime bir hafta kadar süre vardı, günler gittikçe daralıyor ve zaman hızla akıyordu. Okula gitmeme iki gün kala şu düşünce zihnimi kemirmeye başladı: Oğlum Uğur, hayatın boyunca pişman olacağın bir karar vermek üzeresin. Sen bunu istemiyorsun, mutsuz bir beş yıl geçirmeye de katlanamayacaksın! Senin istediğin bu değil. Bu, benim sorgulamalarımın ilki ve atasıdır. Vazgeçtim ve okula gitmeme iki gün kala aileme istedikleri adam olamayacağımı söyledim. Tabi bunun üzerine bir sürü kavga gürültü filan oldu. Kışa kadar bir pastanede çalıştım. Tost yaptım, döner kestim, baklava dağıttım. Artık aylar Ocak’ı gösterdiğinde kar yağmaya başlamış ve bizim ilçe kar altında kalmıştı. Bu zamanlarda hiç tahmin etmeyeceğim bir insan aradı ve Ankara’da bir iş olduğunu, gelmek istemem dahilinde kalacak yer, yemek ve sigorta vereceklerini söyledi. Kafama yatmıştı. Bu, benim için bir kaçış yoluydu ve ben kendi yolumu bulmak zorundaydım. Fırsat kendisini önüme altın tepside sunmuştu. Ve ben, ruhen ve yerleşik olarak ilk yolculuğuma çıktım. Düşüncelerim sivri kayalar gibiydi ve dokunduğunu kesiyordu. Kendime en ucuzundan tekerlekli kırmızı bir bavul aldım. O zaman okuduğum dünya klasiklerimi ve eşyalarımı -henüz yazmaya başlamadığım dönem- tıkıştırdım ve Ankara’ya doğru yol aldım. Yaklaşık olarak üç ay orada çalıştım ve sonunda hakkımı aradığım ve insanları örgütlediğim için beni işten kovdular. Çaresiz memlekete döndüm. Döndükten bir hafta sonra orada tanıştığım birisi aradı ve Fethiye’ye çağırdı. Oraya da onun yanına gittim ve bir ay kadar çalıştıktan sonra yine işten kovuldum. Neymiş efendim? İşten kaçıp kaçıp Ölüdeniz’e yüzmeye gidiyormuşum. Peh! Bundan sonrası mühim. Şu an hatırlayamadığım kadarıyla kırmızı bavulumla birçok şehirde yaşadık, birçok insanla tanıştık ve birçok hikâye dinledik. Ülkenin dört bir yanını gezdik. Yaklaşık yedi yıl boyunca bir sağa bir de sola savrulduk durduk. Onunla Kars’a dahi gittik. İstanbul’da modellik yaptığım o kısa dönemde de yanımda o vardı. Taksim’de sokaklarda yattığım gecelerde yanımda o vardı. Birçok bakir yerde kamp yaptık, birçok yürüyüşe, yüzlerce otostopa çıktık. Kaçak trenlere ve vapurlara bindik filan. Kırmızı bavulum, hayatımı eleştirenlerden daha çok şehir görmüştü. Beraber bir kez daha üniversiteye gitmiştik. Onu da bıraktık. Gittiğimiz şehirlerde dinlediğimiz hikâyelerden yola çıkarak bir karakter yarattık ve üzerine iki kitap yazdık. Zaman bizim için hiç durmayan bir nehir kadar hızlı akıyordu ve biz, o lanet nehirde kâğıttan bir sandaldık. 

     Geçen yıl… Ben yerleşik hayata geçmeye karar verdim. Kırmızı bavulum, yedi yıllık çılgın maceralarımızdan sonra artık beni yarı yolda bırakmaya başlamıştı. Aydın’da tutmacı koptu, Salda Gölü’nde tekerleği kırıldı. Çanakkale’de fermuarları bozuldu. Her seferinde tamir ettim ama artık vücudu acı çekmek istemiyor ve onu bırakmam için bana yalvarıyordu. En yakın dostum beni artık istemiyordu. Kim bilir, belki de artık kendi başına bir bütün olmuştu ya da ben yarım kalmayı seçmiştim, hep bir eksik kalmayı… Hayatım boyunca yaşadığım en büyük acı, yaşadığım en büyük yalnızlıktı bu. Sanki içimdeki ormanı yakmışlar, içindeki bütün böcekler, kuşlar, yeşillikler, ağaçlar yok olmuştu ve yerine otel dikmişlerdi. Artık yaşamım beni sürüklemiyordu ve ben Ankara’da idim. Kısa bir süre sonra onu ait olduğu yere bıraktım ve yaktım. Daha fazla acı çekmemeliydi. Ardından evime döndüm ve hüngür hüngür ağlayarak ilk şiir denememi yazdım.

 

Kırmızı bir dünya vardı elimde
Yaklaşık altı yıl önce
Terk ettik evimizi kırmızı bavulumla
Ve çıktık yola
Birçok şehir gezdik
Birçok film izledik
Birçok kitap okuyup;
Birçok hikayeler yazdık.
Yetmedi;
Yeni duygular keşfettik
Yeni hayatlara dokunduk
Birçoğunda aylar süren mücadeleler verdik
Ve şimdi Ankara'dayız

Yaklaşık beş aydır.
Sokaklarda yattığımız günleri özlüyorum
Evren bize bir ev verdi burada
Konargöçer hayatı geçtik
Ve bu bizi tatmin etti
Göremediğimiz adımlara evren dedik
Evren bizi yoldan etti
Göçten sürükledi

Fark etmedik
Ve küfrettik ona.

Hoşça kal eski dostum.  

 

Kulağımda Gemide filminin sonunda çalan o duygusal müzik yankılanıyor.  Ve hiç kimse aradığını bulamıyor.


26 Mart 2020 Perşembe

Umut






     "İçinde çok yoğun bir mutluluk barındıran ama aynı zamanda patlamayı unutmuş bir volkan kadar yalnızsın. Defalarca sordum kendime, bu nasıl olabilir? Sonu çıkmaz sokak. Güvenini hiç mi ettiler? Güvenemiyor musun kimseye?"

     "Hiç kimse güvenimi falan hiç etmedi. Sadece ben, yalnız kalmam gereken zamanı bildim, o kadar. Tam tersi aslında, herkesi ayrı ayrı seviyorum, herkese ayrı ayrı güveniyorum. Bana da yalan söylendi elbet ama ben hiç kimseye aynını yapmadım. ve affettim, işin açıkçası bu beni daha mutlu ediyordu; affetmek."

     "Yalnızsın."

     "Belki de. Fakat benim kalabalığım zihnimdeki ucu bucağı olmayan sorulardır. Bu kalabalığın nedeni, amacı ve cevabı olmayan düşüncelerim."

     "Bu düşüncelerin sonu çıkmaz sokak."

     "Çıkmaz sokaktan kastının ne olduğunu biliyorum. Fakat ben, o çıkmaz sokağın sonuna geldiğimde; o sondaki duvara sırtımı yaslayıp yaşadıklarıma şöyle bir bakacağım. Ben geçmişe bakarken ise sırtımı yasladığım duvarın bir köşesinde bir çiçek filizlenecek ve bana başka bir dünyanın kapısını açacak. Yeni bir dünyanın, yeni bir düşünce biçiminin kapılarını..."

     "O ânı göremeyeceksin."

     "Biliyorum. Benimkisi sadece bir umut, olmayacağını bile bile hem de. Fakat sen, bu kadar karamsar olduğun sürece o çiçek senin adına hiç filizlenmeyecek."

     "Umudum yok zaten, boş ver."

     "Senin hayatın, senin kararların."

     Ve dağıldılar.

<a title="blog sözlük" target="_blank" href="https://blogsozluk.com/biri/yildirimbeyazid"><img alt="blog <a title="blog sözlük" target="_blank" href="https://blogsozluk.com/biri/yildirimbeyazid"><img alt="blog sözlük" style="width:100%; height:auto; max-width:207px; border:none;" src="https://blogsozluk.com/uploads/rozet/rozet9.png"/></a>

15 Ağustos 2019 Perşembe

Ağır Çekim

     Geçen gün şöyle bir manzaraya denk geldim; Camdan dışarıya bakıyordum her zamanki gibi -bilirsiniz dostlarım, gözlem yapmayı fazlasıyla severim- yaşlı bir kadın elinde bastonuyla ağır ağır yürüyor yolda. Beni fark etti ya da her zaman o pencereden ona baktığımı fark ettiği için bana bakmıştı, bilmiyorum. Gülümsedi bana ve yoluna devam etti. Ben de tanıyorum bu kadını elbet, zaten civarda beni tanımayan evsiz sayısı çok azdır. Kadının üzerinde her zamanki standart elbiseler; pembe bir bluz, siyah ve eski bir etek, kirlenmiş siyah saçlar... Elinde muhtemelen yine çöplerden topladığı yiyecek poşetindeki yiyecekler. Kadın yoluna devam ederken hemen arkasında yürüyen baba ve oğulu fark etmem uzun sürmedi. Çocuğun babasının elini bırakıp, koşarak kadının yanından geçtiği anı gördüm. Ağır çekim bir şekilde... O an her şey durdu, evren, zaman, insanlar, sadece o yaşlı kadın ve çocuk vardı gözümün önünde. Ciğerim beş paralık oldu, kalbim hızlı hızlı bedenimden uzaklaşmaya başladı, düşüncelerim beni çıldırttı. Geldiik, gördük ve  gidiyoruz ya da şöyle mi demeliyim, doğduk, büyüdük ve ölüyoruz...

27 Şubat 2019 Çarşamba

Benlik - Kişiye Özel Alan

     Tropikal ağaçların arasında yürüyorum, etrafta tanımadığım bitki birikintileri ve yerlerde futbol topunu andıran, yuvarlak, tüylü şeyler. Yürüdükçe etraf aydınlanıyor. Bir dağın en yüksek yeri gibi bir yere varıyorum. Alt taraf uçurum. Omzumda asılı duran, yıllar önce Antalya'dan aldığım örme çantamdan bir defter çıkarıyorum, bir de kalem. Yazmaya başlıyorum. Hava sisli.
     ''Dünyadaki en uzak yer, henüz gitmediğindir. Gitmek, sana özeldir. Git!'' Bir sesle irkiliyorum.
         - Ne yapıyorsunuz burada bayım?
     Dönüp, anlamsızca ona bakıyorum. Uzun boylu, çelimsiz, saçlarını yeni ektirdiği belirli olan bu şahısa.
         - Yazıyorum.
         - Ne yazıyorsunuz?
         - Kişisel gelişim kitabı.
     Gülmeye başlıyor hafif hafif. Gittikçe yükseliyor kahkahaları.
     Beş dakika sonra...
     Kahkahaları tüm dağda yankılanıyor. Yaklaşık altı dakikadır gülüyor. Sinirleniyorum ve bağırıyorum.
         - Yeteeeeerr!!
     Sustu, iki saniye kadar bana baktı. Sonra gülümsedi. Çok güzel gülüyor, aman Tanrım. Etkilendim.
         - Bir şey diyeyim mi?
     Gayet sakin çıkan ses ile:
         - Dinliyorum.
         - Kişisel gelişim aptallıktan başka bir şey değil biliyor musun? Seni kitaplar geliştirmez ki. Yüzlerce kitap okudun ama az önce bir kahkahaya dayanamayıp kızdın. Kitapların seni pek de geliştirdiğini göstermiyor bu. Obsesif olmayı bırakmalısın. Boşuna yazma, değişim; İnsanın içinden başlar. İçsel bir sorgulama yolculuğuna çıkarsın. Bu yolda, seni geliştiren, değiştiren insanların fikirleri değil, yolda karşılaştıkların da değil, kendinle karşılaşmandır. İnsan, kendisi olmadıktan sonra değişimden ve gelişimden söz etmemelidir. Aynaya bir bak ve kendini sorgula. Kimsin sen?
     Kafamı çevirip, uçurumdaki boşluğa bakıyordum. Uzun uzun düşünmeye başladım. Elimdeki defteri açıp, şöyle yazdım: ''Değişim, kişiye özeldir. Dünyada sana en uzak yer, benliğindir. Benlik, kişiye özeldir.''