Yavaş yavaş
artık Gürkan'ın meşru yollardan hesabıma gönderdiği paralar suyunu çekmeye
başlamıştı. Ben ise artık geri dönüş vaktinin geldiğini hissediyordum. Dönmek
istemiyordum ama bir yerde de mecburdum buna ayak uydurmaya. Geriye gidecektim,
bu sonun ardından yeni bir başlangıç yapacaktım. Çalışıp, paramı
biriktirecektim ve yeni hayâllerim için çabalayacaktım. Kıvırcık saçlı çocuk
yanıma geldi. Bir arkadaşının da bugün İstanbul'a gideceğini ve benim de
istersem onunla gidebileceğimi söyledi. Sıradaki durak, Istanbul...
"Bir
saat sonra yola çıkacak, arayayım mı?"
"Olur,
ben de çantamı hazırlayayım."
Toparlandım
hafif hafif. Kıvırcık saçlı çocuk arkadaşını aradı ve geri geldi.
"Bir
saat sonra evin önünden alacak seni."
"Teşekkür ederim. Minnettarım benim için yaptıklarına."
"Rica
ederim. Lâfını bile etmemeliyiz. Kahve? Belki eşliğinde son bir hikâye
anlatırsın bana moruk."
"Hikâye konusunda söz veremem ama son bir kahveni içerim."
"Son deme, son deme... hani son diye bir şey yoktu?"
"Var,
gerçekten bir son var ama biz onu görür müyüz bilmiyorum."
Birileri... Birilerinin bunu fark ediyor olması beni mutlu
ediyor, aynı zamanda hüzünlendiriyor da. Her şeyin farkında olan
birileri... Kahvelerimizi yapmaya gitti ve yaklaşık beş dakika sonra geldi
çocuk. Sıcacık kahve bardağını elime aldım, sol elimin dört parmağıyla altından
kavradım, baş parmağımı da kulpundan geçirdim. Sağ elimle bardağın diğer tarafından kavramın ve sağ elimle birleştirdim bardağın etrafında. Bardağa baktım, kahvenin
dumanı yukarıya doğru süzülüyordu. Kokladım, gözlerimi kapattım. Açtığımda
çocuğa döndüm, dik bir şekilde oturuyor taburede ve karşıya bakıyor, deniz
manzarasına, gülümsüyordu. Huzurlu bir gülümseme var suratında. Sessizliğini
bozdu ona bakarken.
"Biliyor musun moruk, ben öğrenciyim."
Gülümsedim,
biraz alaycı bir gülümseme olmuştu ama temelinde bu yatmıyordu elbette.
"Bilmiyorum, açıkçası böyle bir şeyi bilmek de istemezdim."
"Haklısın, senin için bu önemsizdir."
"Evet
sevgili dostum, belki az sonra gerçek bir sona yaklaşacağım ve okuduğum
üniversite, kazandığım para beni o sondan kurtaramayacak. Öncelikli olan burada
olman, hoş görülü, iyi niyetli ve saf olman; işlenmemiş elmaslar gibi,
parlaman."
Gülümsedi. Kahvelerimizi içtik, biraz sağdan soldan konuştuk. Sonra bir ara
telefonu çaldı. Arayan arkadaşıydı. Kapıya geldiğini ve hazırsam beni
alıp gideceğini söyledi. Telefonu kapattı, ayağa kalktı ve bana baktı. Derin
bir nefes aldı önce, gülümsüyordu. Ama aynı zamanda hüzünlüydü gözleri ve yutkunmuştu.
"Hadi
ama sevgili dostum. Böyle yapma, aklım burada kalmasın."
"Tamam, tamam. -kafasını salladı- Sadece senin gibi bir insanı
tanımak benim için büyük bir zevkti moruk. Bir daha ne zaman karşılaşırız
bilmiyorum ama arayı açmayalım."
Sarıldı
bana, sımsıkı. Hiç bırakmayacak gibi.
"Yapma
işte, üzüyorsun beni."
Sarılmamız
bitti, Duygulanmış mıydım? Uzun süredir başıma gelmiyordu böyle bir olay.
Kendimi iyi hissettim. Hissetmeyi hatırladım, duyguları... Son kez sağ
ellerimizi havada hızlı bir biçimde uzatıp, birbirine çarpıştırdık ve diğer ellerimizle
birbirimizin sırtını sıvazladık.
"Yaz
bana moruk, senden mektup bekliyorum."
"İlk
fırsatta yazacağım sevgili dostum."
Asansörle
en alt kata indik beraber. Sırtımda çantam, altımda eşofmanım. Arabanın önüne
geldiğimizde kadın arabadan indi. Selamlaştık, sonra arabaya doğru
yaklaştığımda dönüp arkama baktım, yapmamalıydım ama yaptım. Çocuk bana baktı
ve son kez ağzından şu cümleyi duydum.
"Biliyor musun moruk? Dünyanın en aptal icadı pantolonlardır."
Alt eşofmanını
gösterdi, kırmızı eşofmanını. Biliyorum anlamında kafamı salladım ve altımdaki
eşofmanı gösterdim sağ elimle, gülümseyerek. O da gülümsüyor. Birbirimizi
anlayan insanlarla aynı ortamda kısa süreliğine bulunmak beni mutlu ediyor. Bu
mevzu uzun süreli olursa eğer, bir yerlerden dalların çatırdamaya başladığını
hissediyordum. Arabaya bindim, bindikten sonra arkama dahi bakmadım bu
defa. Sustum, aracı kullanan kadın da benimle konuşmadı henüz. Sessizlik...
Fonda şu an Beethoven'ın Silence'inin çaldığını hissediyorum. Sessizliği ve
Beethoven'ı susturan kadının konuşması oluyor.
"Merhaba, ben Melis."
"Merhaba."
Bir süre
sustuk. Kadının yüzüne dahi bakmamıştım.
"Kendini tanıtmayacak mısın? İsmin nedir, necisindir falan..."
"İsmim... Hıh, onu kaybettim, işin güzel yanı, onu bulmak
istemiyorum."
"Ben
de isterdim kaybetmeyi ama... Ama..."
Gülümsedi.
Ona doğru döndüm, gözleri yola değil de daha çok uzaklara dalıyor. Bir şeyler
dolanıyor zihninde, bir şeyleri anımsıyor. Gülümsüyor, bu huzurlu gülümsemeyi
nerede olsa tanırım. Öylece devam ettik yolumuza, Istanbul'a kadar.
Silivri'nin girişinde beni nereye bırakacağını sordu ve takriben birkaç gün beni
ağırlayabileceğini belirtti. Bu, tanımadığım insanın evinde. Tanıdıklarım var elbette,
dostlarım ama tanığım insanların evinde kalınca sürekli sorunla
karşılaşıyordum. Hem... Tanımadığımız insanlarla konuşacak çok şeyimiz
oluyor. Dinleyecek hikâyelerimiz...
"Nerede oturuyorsun?"
"Mecidiyeköy."
"İstanbul'a ilk gelişim bu."
"Gerçekten mi?"
"Yalan
söylediğimi düşünür gibi baktın az önce."
"Nereden anladın?"
"Bu
sıralar evrensel dil üzerini çalışıyorum. Yani çalışıyordum."
Gülümsedi. İki saate yakın bir süre sonra evine vardık. Akşam olmamıştı
henüz. Aracını park etti, indik ve apartmana doğru yürüdük. Kapıdan girdik,
hemen karşımızdaki asansöre yürüdük. Dördüncü kata çıktık. Karşılıklı iki daire
vardı, koridor enlemesine bir metre ve uzunlamasına dört metre şeklindeydi. Kahverengi,
çelik kapılar... Gri, içine siyah nokta işlemeli mermer taşlar ve duvarlar krem
rengi boyalı. Tiner kokusu ucundan biraz geliyor burnuma, koridor yakın zamanda
boyanmış olmalı. Kapıdan içeriye girdik, ayakkabılarımı içeri almam
gerektiği söylendi. İçeriye girdim ayakkabıyla. Kapının hemen sağ arka
kısmındaki üç katlı, siyah ayakkabılığın orta kısmına koydum ayakkabılarımı.
Tahmini yedi metre kadar ilerimde bir kapı, onun hemen sağ tarafında, dibinde
açık bir kapı daha. Hemen sol tarafında, bize bakan kapının üç metre berisinde
kapalı bir kapı daha, tuvalet olmalı. Son olarak kapıdan girdiğimizde dış
kapıya yakın olan diğer kapı -ayakkabılığın hemen yakınında- Kapılar ahşap
desenli, eski kapılar. Kulpları altın sarısı. Çantamı çıkardım, yeşil
hırkamı kapının arkasındaki askılığa astım. Çantamı aldım ve karşımdaki odaya
yöneltildim. Burada yatacağımı söyledi. Odaya girdim ve ilk iş olarak
çoraplarımı çıkardım. Lavaboyu sordum ve tahminim doğru çıktı, dış kapıdan
girince hemen sol taraftan üç metre kadar yakın olan kapı. Ellerimi ve
ayaklarımı yıkadım, kuruladım ve çıktım. Odama gidip çantamdan bir çorap
çıkartıp giydim. Sonra salona gittim. Oturdum biraz, sonra kadın geldi, oturdu yanıma.
"Odaya
geçip dinlenebilirsin."
"Biraz yorgunum galiba, müsaadenle."
Yerimden
kalktım ve odaya yürüdüm, üzerimi değişip, yattım. Uyandığımda hava kararmıştı. Ayak yoluna gitmek için kalktım yerimden ve yüzümü yıkadım. Aynada
kendime baktım, gözlerim kan çanağına dönmüş, uykusuzluktan. Ses etmedim ve
tekrar odaya gitmek için çıktım lavabodan. Salonun önünden geçerken kadın
seslendi bana. Döndüm ve yanına gittim.
"Günaydın."
"Günaydın. Dışarıya çıkmak ister misin? Aylaklık yapalım biraz."
"Olabilir, yani, olur. Üzerimi değişip geleyim."
Üzerimi
değişip, çıktım salona. Kırmızı alt eşofmanım, sarı tişörtüm ve yeşil hırkam.
Ayrılmaz üçlü. Çoktan hazırlanmıştı, beni bekliyordu. Kapıdan çıktık, biraz
yokuş çıktık ve karşımıza bir cami çıktı. Onun sağ tarafından yürümeye devam
ettik. Üst geçit gibi bir şeyin altından geçtik, karşıda bulunan kafelerden
birisinin üst katına çıktık. Kafeyi ve masayı ben seçmiştim ve karşı
çıkmamıştı. Sadece gülümsüyordu, huzurlu bir gülümseme vardı yüzünde. Masaya
oturduk, ben susuyordum, kadın da. Bu sessizliği kahvelerimizi sipariş ettikten
sonra o bozdu.
"Burayı çok severim, buraya beni ilk getiren bir arkadaşım olmuştu.
Bu oturduğumuz masa var ya, buraya yıllar önce bir çocuk geldi, tam bu masada
oturdu. Zayıf, kemikleri sayılacak derecede zayıf, sırtında bir çantası,
çantasının içinde kendinden büyük hayâlleri vardı.
Düne kadar ondan haber
alamıyordum, yıllardır."
"Neden haber alamıyordun?"
"Gitmişti, ardına dahi bakmamıştı."
"Dün
mü haber aldın?"
"Evet,
tesadüfen."
"Tesadüfe inanmıyorum, olman gereken yerdesindir ve her şey sanki
seni bekliyormuş gibi olur. Ummadığın anda ummadığın şeyler..."
"Onu
gördüğüm için o kadar sevindim ki... Ona sarılmak istedim, yıllardır ne yaptı,
ne etti?"
"Neden
sarılmadın?"
"Bana
baktı, sanki hiçbir şeymişim gibi, tanımadı."
"Bazen
hatırladığımız şeyler aslında yaşadığımız şeyler değil de, yaşadığımızı
zannettiğimiz şeyler olabiliyor."
"Hayır, hayır. Bu öyle bir şey değildi, yaşamıştım. Onunla tanışmam
tesadüf eseri olmuştu, sosyal medya üzerinden, sonra birbirimize yakın yerlerde
oturduğumuzu fark ettim. Konuşmaya başladık, mesafeli bir insan değildi, tam
tersi samimiyeti seven bir insandı. Küçük küçük konuşmalarla başladı
muhabbetimiz. Sonra bir gün buluşma kararı aldık ve burada buluştuk, o
istemişti burayı ve bu masayı. Onu tanıdıktan sonra benim de bazı şeylere karşı
umudum artmıştı."
"Nasıl
yani?"
"Yaşadığı şeyler herkesin atlatabileceği türden şeyler değildi.
Elbette benzer vak'alar oluyordu, ama bu benzerin de üzerindeydi. O kadar güzel
kullanıyordu ki vücut dilini, ne anlatmak istediğini anlayabiliyordum.
Konuşmazdı pek, az konuşurdu, heybesinde hikâyeleri vardı ve en büyük hayâli
bir gün herkese her şeyi anlatabilmekti."
"Başarı hikâyelerini pek severim. Umarım başarmıştır."
"Başarmaya başlamıştı."
Nasıl yani
anlamında kafamı sağa eğdim ve sağ gözümü hafif kıstım.
"Bir
terzide kısa zamanlı çalışıyordu, çevresi genişliyordu, istediklerine adım adım
yaklaşıyordu. En önemlisi de geçmişi geçmişte bırakmıştı. İlk zamanlar onun
umursamaz bir insan olmaya başladığını düşünüyordum. Ama o, kendi
düşüncelerinin dahi içinde kaybolan bir insandı, suskunluğu ondandı. Zamanla hiç konuşmamaya
başladı, evinden çıkmazdı boş vakitlerinde. Arar çağırırdım kahve içelim,
çalışmaların nasıl gidiyor diye. Gelirdi, eşofmanlarını kuşanarak."
Burada
sustu, kollarını bağladı göğüs hizasında, üst dişleriyle alt dudağını ısırıyor,
üst dudağı alt dudağının üzerine gelerek bunu kapatıyordu. Bu bir hırs türü
değil de, üzüntü hâliydi. Dışarıya baktı, gözleri uzaklara gitti, derin bir üzüntü
buhranına girmek üzereydi. Burnunu çekti gözünden akan yaşların eşliğinde. Bana
döndü.
"Bir gün...
-derin bir nefes aldı- Bir gün yine aradım ne yapıyorsun diye. Evdeyim, kahve
içiyorum, projeye çalışıyorum dedi. Üzerinde çalıştığı ilk kitap projesi vardı
bu arada. Ben o dönem madden daha iyiydim, mankenlik yapıyor ve gerçekten güzel
paralar kazanıyordum, çevrem de ona göre şekilleniyordu elbet. Onunla
anlaşmamıza göre ona sponsor olacaktım, yavaş yavaş çevreme tanıştırıyordum
falan. Evinin kirasının bir kısmını ben ödüyordum, faturalarına falan yardım
ediyordum. Ondan hiçbir şey istemiyordum ama o yaşadığı bu buhranı, geçmişini,
geleceğini, başkaları da zarar görmesin diye insanlara anlatacaktı, bu şekilde
hem kendisini feda edecek, belki bu proje yüzünden kaçtığı tüm yağmurlara
tekrar yakalanacak ve bu defa ömür boyu ıslanacaktı. O yağmur hiç dinmeyecekti.
Onu çağırdığım akşam telefonda zaten benimle bir şey konuşmak istediğini söyledi.
Buluştuk, bu defa başka bir yerde, Nişantaşı'nda. Bir kafenin arka bahçesine
oturduk. Kahvelerimizi söyledik, ilk yudumunu aldı, bana dikkatlice baktı. Bir
şeyler olduğunu sezmiştim. Cebinden bir şey çıkarttı, masanın üzerine koyup
bana uzattı ve şöyle dedi iki elini havaya kaldırarak. 'PES' Pes ediyorum ben,
galiba devamını getiremeyeceğim. Geriye dönmeye karar verdim.' Çılgına
döndüm. O an onu görünce mutlu olmuştum, fazlasıyla saygı duyuyordum yürüdüğü
yola. Mutsuzluğun sebebi cesaretsizliktir. Cesaretli insan mutsuz olmaz. Bu
yüzden o yaşadığı hayattan mutluydu. Masanın üzerindekini aldım, uçak bileti...
Ciddi olduğunu anladım, kızdım ona. Pes mi edeceksin yolun başından dedim.
Bileti yırttım, öyle bir şey olmayacak dedim. Yırtman bir şeyi değiştirmeyecek
dedi. Araştırmaların ne olacak peki? Hani kendi çabalarınla bir yerlere
gelecektin, vaz mı geçiyorsun hayâllerinden? En büyük hayâllerinden birisi de
bir gün senaryo yazabilecek kabiliyete sahip olmaktı. Baş rolde de beni ve
kendisini oynatma plânı vardı. Komik.
Gülümsedi.
Sanki o ânı yaşıyormuş gibi anlatıyordu, duygu ve düşünceleri gerçekti. Alnı
kırışıyor, gözleri kimi zaman gülüyor, kimi zaman yaşlarını tutamıyordu.
Herhangi bir nefret ifadesi sezmemiştim. Bir süre sustu, sonra tekrar anlatmaya
devam etti.
"Bağırıyordum ona, travması olduğunu unutarak. Kulaklarını kapadı,
gözlerini. Yere çöktü, sustum sonra ne yaptığımı kavrayarak. Ona doğru eğildim,
ellerimi sırtına koydum ve özür diledim. O kadar sakin bir insandı ki, o
durumda dahi sakin bir şekilde yerinden kalktı, bana baktı ve şöyle dedi,
'bitti mi?' Kızgındım ona, hâlâ... 'Aşağılık herif!' lafı çıkageldi ağzımdan.
Doğruldu yerinde ve aynı sakinlikte çıktı ve gitti. Uzun zaman ondan haber
alamadım. Çok istedim, ne yaptığını, nereye gittiğini, nerede yaşadığını?
Ulaşamadım, onlarca mail bıraktım, belki girmedi, belki cevap vermedi. Sürekli
olarak mail hesabı, sosyal medya hesapları, telefon numarası falan değişiyordu. Önceden öyle yaptığını söylemişti. O
zaman da bu yöntemle kendini kaçışı sürüklemiş olabileceğini düşündüm."
"Balla
kesiyorum sözünü, kusura bakma lütfen. Ya düşündüğün gibi değilse? Yani, ya
kaçmamış gerçekten gerçeklerle yüzleşmeye ve istediklerini almaya gitmişse. Bir
defasında bir arkadaşım şöyle demişti, 'Hayatını tesadüflere göre şekillendiremezsin,
bir plânın olmalı.' Ya plânı buysa? Hani şöyle bir şey vardır ya, 'her şeyin
bir zamanı vardır.' Ya o an, düşüncelerinde olanı gerçekleştiremeyeceğini
düşünmüşse, zamanının o zaman olmadığını hissetmişse?"
"Bir filmde izlemiştim, erkek kadına onunla ilgili planlarından söz ediyor, kadında erkeğe diyor ki, 'Tanrı'yı güldürmek istiyorsan ona planlarından söz et.' Bu filmi beraber izlemiştik. -kısa süreli bir sessizlik- Sanırım birkaç yıl önceydi. Tesadüf eseri dergilere bakarken bir
edebiyat dergisinde bir yazıya denk gelmiştim. Dikkatimi çeken şey yazı
değildi, yazarıydı. Bu, onun takma isimlerinden birisiydi. İnsanlara kendisini
farklı isimle tanıtmayı severdi, aslında hiç kimsenin onu gerçekten tanıyamayacağını,
onun da hiç kimseyi gerçekten tanıyamayacağını savunurdu. Dergiyi aldım ve bir
kafeye oturdum. Yazısını okuduğumda düşündüğüm tek şey, ne kadar da
büyüdüğüydü. Kim bilir neler okudu, kim bilir kimlerle tanıştı, kim bilir
kimler ona yoldaşlık etti? Dergiyi aradım, yazara ulaşmak istedim, bilgi yoktu,
anonim bir yazar. Mail adresi vardı yazıda, ona da ulaşamadım. Bugün, onu
yeniden tanıdım. Ve evet, o kadar çok değişmişti ki, düşünceleri, hâl ve
hareketleri, konuşma biçimi... Sanki yeni bir ruh gelmişti o bedeninin
içerisine. -Aniden yüzü düştü, yere baktı- Beni tanımadı."
Bir süre
yine sustu, kahvelerimiz bitmişti, çay söyledik kendimize. Çayından ilk yudumu aldıktan sonra masanın üzerinde duran sigara paketinden iki dal çıkarttı ve birisini bana uzattı. İkimizin de sigarasını yaktı, bir duman çekti, derin bir duman. Kaldığı yerden devam etti konuşmasına.
"O gittikten sonra daha küçük bir eve taşındım, daha çok para kazanma hırsım bitti, küçük şeylerle mutlu olmaya başlıyordum. Fazla olanın, benim aklımı başımdan aldığını, çıldırttığını fark ettim. O, kurtarıcım olmuştu."
"İnsanlar öyle alelâde girmiyorlar hayatımıza. Herkesin hayatımıza giriş sebebi var, bunu fark etmemiz ise zaman alıyor ve bu sırada zaman bazı şeyleri gerçekten alıyor."
"O da aynen bunları söylerdi."
Kafamı kaldırdım ve dikkatlice baktım ona.
"Yıllar önce buraya bir çocuk geldi, zayıftı; ruhen ve bedenen. Tam
bu masada oturdu, sırtında bir çantası, aklında bulacağı benliği, çantasının içinde kendinden büyük
hayâlleri vardı. Günlerce yirmi dört saat açık kafelerde yattı kalktı, bazen sokaklarda, sonra
bir iş buldu kendine ve her şey o gün başladı."
Devamı Gelecek...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder