11 Ağustos 2020 Salı

Kırmızı Bavul

     Sene 2012. Ben liseyi henüz bitirmiş ve ailemin istediği bölümü kazanmak için üniversite sınavına canla, başla hazırlanmıştım. Lisede olduğu gibi üniversitede de onların istediği okula gidecektim. Ailemin istediği adam olma yolunda emin adımlarla yürüyordum. Sınav geldi çattı, sınava girdim ve evet, istedikleri bölümü kazanmıştım. Üniversiteye online kaydımı yaptırdım ve gideceğim günü saymaya başlamıştım. Bu sırada yaz boyunca sanayide çalışmış ve biraz para biriktirmiştim. Bu para ile yaklaşık iki hafta Didim’de tatil yaptım. Oradaki arkadaşım, beni lunaparkta gondola bindirmiş ve ben, gondol en tepedeyken indirin beni, diye haykırarak zorla durdurtmuştum. Ah! Neyse, rezillik diz boyunu aşmış. Bunu ben de hatırlamak istemiyorum. Tatilden memlekete döndüm ve okula gidişime bir hafta kadar süre vardı, günler gittikçe daralıyor ve zaman hızla akıyordu. Okula gitmeme iki gün kala şu düşünce zihnimi kemirmeye başladı: Oğlum Uğur, hayatın boyunca pişman olacağın bir karar vermek üzeresin. Sen bunu istemiyorsun, mutsuz bir beş yıl geçirmeye de katlanamayacaksın! Senin istediğin bu değil. Bu, benim sorgulamalarımın ilki ve atasıdır. Vazgeçtim ve okula gitmeme iki gün kala aileme istedikleri adam olamayacağımı söyledim. Tabi bunun üzerine bir sürü kavga gürültü filan oldu. Kışa kadar bir pastanede çalıştım. Tost yaptım, döner kestim, baklava dağıttım. Artık aylar Ocak’ı gösterdiğinde kar yağmaya başlamış ve bizim ilçe kar altında kalmıştı. Bu zamanlarda hiç tahmin etmeyeceğim bir insan aradı ve Ankara’da bir iş olduğunu, gelmek istemem dahilinde kalacak yer, yemek ve sigorta vereceklerini söyledi. Kafama yatmıştı. Bu, benim için bir kaçış yoluydu ve ben kendi yolumu bulmak zorundaydım. Fırsat kendisini önüme altın tepside sunmuştu. Ve ben, ruhen ve yerleşik olarak ilk yolculuğuma çıktım. Düşüncelerim sivri kayalar gibiydi ve dokunduğunu kesiyordu. Kendime en ucuzundan tekerlekli kırmızı bir bavul aldım. O zaman okuduğum dünya klasiklerimi ve eşyalarımı -henüz yazmaya başlamadığım dönem- tıkıştırdım ve Ankara’ya doğru yol aldım. Yaklaşık olarak üç ay orada çalıştım ve sonunda hakkımı aradığım ve insanları örgütlediğim için beni işten kovdular. Çaresiz memlekete döndüm. Döndükten bir hafta sonra orada tanıştığım birisi aradı ve Fethiye’ye çağırdı. Oraya da onun yanına gittim ve bir ay kadar çalıştıktan sonra yine işten kovuldum. Neymiş efendim? İşten kaçıp kaçıp Ölüdeniz’e yüzmeye gidiyormuşum. Peh! Bundan sonrası mühim. Şu an hatırlayamadığım kadarıyla kırmızı bavulumla birçok şehirde yaşadık, birçok insanla tanıştık ve birçok hikâye dinledik. Ülkenin dört bir yanını gezdik. Yaklaşık yedi yıl boyunca bir sağa bir de sola savrulduk durduk. Onunla Kars’a dahi gittik. İstanbul’da modellik yaptığım o kısa dönemde de yanımda o vardı. Taksim’de sokaklarda yattığım gecelerde yanımda o vardı. Birçok bakir yerde kamp yaptık, birçok yürüyüşe, yüzlerce otostopa çıktık. Kaçak trenlere ve vapurlara bindik filan. Kırmızı bavulum, hayatımı eleştirenlerden daha çok şehir görmüştü. Beraber bir kez daha üniversiteye gitmiştik. Onu da bıraktık. Gittiğimiz şehirlerde dinlediğimiz hikâyelerden yola çıkarak bir karakter yarattık ve üzerine iki kitap yazdık. Zaman bizim için hiç durmayan bir nehir kadar hızlı akıyordu ve biz, o lanet nehirde kâğıttan bir sandaldık. 

     Geçen yıl… Ben yerleşik hayata geçmeye karar verdim. Kırmızı bavulum, yedi yıllık çılgın maceralarımızdan sonra artık beni yarı yolda bırakmaya başlamıştı. Aydın’da tutmacı koptu, Salda Gölü’nde tekerleği kırıldı. Çanakkale’de fermuarları bozuldu. Her seferinde tamir ettim ama artık vücudu acı çekmek istemiyor ve onu bırakmam için bana yalvarıyordu. En yakın dostum beni artık istemiyordu. Kim bilir, belki de artık kendi başına bir bütün olmuştu ya da ben yarım kalmayı seçmiştim, hep bir eksik kalmayı… Hayatım boyunca yaşadığım en büyük acı, yaşadığım en büyük yalnızlıktı bu. Sanki içimdeki ormanı yakmışlar, içindeki bütün böcekler, kuşlar, yeşillikler, ağaçlar yok olmuştu ve yerine otel dikmişlerdi. Artık yaşamım beni sürüklemiyordu ve ben Ankara’da idim. Kısa bir süre sonra onu ait olduğu yere bıraktım ve yaktım. Daha fazla acı çekmemeliydi. Ardından evime döndüm ve hüngür hüngür ağlayarak ilk şiir denememi yazdım.

 

Kırmızı bir dünya vardı elimde
Yaklaşık altı yıl önce
Terk ettik evimizi kırmızı bavulumla
Ve çıktık yola
Birçok şehir gezdik
Birçok film izledik
Birçok kitap okuyup;
Birçok hikayeler yazdık.
Yetmedi;
Yeni duygular keşfettik
Yeni hayatlara dokunduk
Birçoğunda aylar süren mücadeleler verdik
Ve şimdi Ankara'dayız

Yaklaşık beş aydır.
Sokaklarda yattığımız günleri özlüyorum
Evren bize bir ev verdi burada
Konargöçer hayatı geçtik
Ve bu bizi tatmin etti
Göremediğimiz adımlara evren dedik
Evren bizi yoldan etti
Göçten sürükledi

Fark etmedik
Ve küfrettik ona.

Hoşça kal eski dostum.  

 

Kulağımda Gemide filminin sonunda çalan o duygusal müzik yankılanıyor.  Ve hiç kimse aradığını bulamıyor.


26 Mart 2020 Perşembe

Umut






     "İçinde çok yoğun bir mutluluk barındıran ama aynı zamanda patlamayı unutmuş bir volkan kadar yalnızsın. Defalarca sordum kendime, bu nasıl olabilir? Sonu çıkmaz sokak. Güvenini hiç mi ettiler? Güvenemiyor musun kimseye?"

     "Hiç kimse güvenimi falan hiç etmedi. Sadece ben, yalnız kalmam gereken zamanı bildim, o kadar. Tam tersi aslında, herkesi ayrı ayrı seviyorum, herkese ayrı ayrı güveniyorum. Bana da yalan söylendi elbet ama ben hiç kimseye aynını yapmadım. ve affettim, işin açıkçası bu beni daha mutlu ediyordu; affetmek."

     "Yalnızsın."

     "Belki de. Fakat benim kalabalığım zihnimdeki ucu bucağı olmayan sorulardır. Bu kalabalığın nedeni, amacı ve cevabı olmayan düşüncelerim."

     "Bu düşüncelerin sonu çıkmaz sokak."

     "Çıkmaz sokaktan kastının ne olduğunu biliyorum. Fakat ben, o çıkmaz sokağın sonuna geldiğimde; o sondaki duvara sırtımı yaslayıp yaşadıklarıma şöyle bir bakacağım. Ben geçmişe bakarken ise sırtımı yasladığım duvarın bir köşesinde bir çiçek filizlenecek ve bana başka bir dünyanın kapısını açacak. Yeni bir dünyanın, yeni bir düşünce biçiminin kapılarını..."

     "O ânı göremeyeceksin."

     "Biliyorum. Benimkisi sadece bir umut, olmayacağını bile bile hem de. Fakat sen, bu kadar karamsar olduğun sürece o çiçek senin adına hiç filizlenmeyecek."

     "Umudum yok zaten, boş ver."

     "Senin hayatın, senin kararların."

     Ve dağıldılar.

<a title="blog sözlük" target="_blank" href="https://blogsozluk.com/biri/yildirimbeyazid"><img alt="blog <a title="blog sözlük" target="_blank" href="https://blogsozluk.com/biri/yildirimbeyazid"><img alt="blog sözlük" style="width:100%; height:auto; max-width:207px; border:none;" src="https://blogsozluk.com/uploads/rozet/rozet9.png"/></a>

25 Ocak 2020 Cumartesi

Osmaniye'de Küflü Bir Otel Odası - No: 31

     
     Saat gece 23.00'da giriş yaptım buraya. 31 numaralı odayı verdiler. Bu bir tesadüf mü? Tesadüflere inanmadığımı var sayarsak, hayır. Otel sahipleriyle biraz ülkeyi kurtardık az önce aşağıda yarım saatliğine. Odaya çıkmam buçuğu buldu. Soğuk...  Uyuyamıyorum, kıvranıp duruyorum buz kesilmiş taş yatakta. Saat sabah altı oldu, kıvranıyorum hâlâ. Bu saate kadar iki dakikalık bir uyku uyudum, bu uyku tüm geceye bedeldi. Onda da rûyâ görüp uyandım. Camdan dışarıya bakıyorum. Saatin kaç olduğunu bilmiyorum. Güneş doğmaya yüz tutmuş, oda küf ve sigara kokuyor. Garip bir otel odası. Bununla beraber ölmeyi istiyorum. Kötü bir otel odasında ölü bulunan saygın yazar! Saygın? Yazarlara saygı duyulmaz, olsa olsa hikâye anlatılır. Numara 31... Her yerde bu, kaçamıyorum ve beni hep bu numaraya lâyık görüyorlar. Bi önemi var mı? Yok! Sonuç hep aynı, 31! Küflü bir otel odasında geberip gideceksin! En azından ölünce belki saygı duyarlar! Ne önemi var? Ölülere dahi saygı duymayan milyonlar var. Evet, Can Yücel'in mezarına saldırmışlardı. Herkes gebermeli. Kinini kendine sakla. Böyle bir odada geberip gideceksin böyle giderse. Canım sağ olsun.

     Ne yapmalı? Az sonra kadın gelecek. Az sonra? Yani yaklaşık beş saat sonra falan. Sonuç? Ondan sonrası yine küflü bir otel odası, numara 31. Bu nasıl bir hikâyeye dönüşecek? Bak, şöyle: Küflü bir otel odasında bir sabah uyandı, hiç uyumamıştı. Soğuktu, üşüyordu ve koku sarmıştı etrafı; küf ve sigara kokusu. Kalktı, perde hafif aralıktı. Güneş henüz doğmaya yüz tutuyordu. Bulutların ardındaki kırmızılığı görebiliyor. Bir sigara yaktı, ayak yoluna döndü ve işemeye gitti. Odaya döndü, montunu giydi ve şapkasını çekti. Yatağa konuşlandı tekrar. Belki bu sefer üşümez ve uyurdu. Çoraplarının ayağını yaktığını fark etti, çıkardı onları ve baş ucuna koydu. Her şey gibi onlar da kokuyordu. Sonra? Uyumayı denedi. Az sonra kadın gelecekti. Birkaç saatlik uyku merasiminden sonra kan çanağı olmuş; yorgun, kıpkırmızı gözlerle uyandı. Ellerini ve yüzünü yıkadı. Dışarı çıktı, fıstık heykelinin önünden geçti ve kadınla buluşmak üzere parka gitti. Oturdu ve üzerinde çalıştığı hikâyesini yazmaya koyuldu. Olayın tam hararetli bölümünü yazıyorken kadın geldi, sarıldılar. Beraber oralet içmeye gittiler. Oralet? He... İyi, peki. Kadın öğretmendi, öğle arasına çıkmıştı. Yemek yemediler. Kahvaltı da etmemişti. Oraletten sonra kadını yolcu etti. Biraz gezdi, ağırdı yükü. Tam yirmi beş yıl kadar. Akşama kadar voltaladı etrafta. Akşam olunca tekrar buluştular. Bu son muydu? Yoksa başlangıç mı? Yoksa başlangıç için son yahut son için başlangıç mıydı? Bilmiyordu. Bilinmezliklerle boğuşmak onun kaderiydi. Kadere inanmıyor ki. Burada biraz da olsa inancı geliyor. Günün sonunda iki bira atıyorlar, beraber şarkı söylüyorlar, çok güzeller. Bu anlar çok kıymetli, çok değerli anlar onun için. Böyle anların nâdiren yaşayacağını biliyor. Ve artık dönüş vakti. Dönmek istemiyor ama dönmek zorunda. ''Sarıldılar, bir kitap düştü yere, kapandı bir pencere, ayrıldılar.'' -Nâzım Hikmet- Evet, mecburiyetler... Bitti. Bu kadar mı? Bu hikâye ne kattı ona? Yaşam, hayat, düşünme biçimi. Unuttun mu? Küflü ve soğuk bir otel odası, düşünmek ve uyumamak için iyi bir fırsat onun için. Her şeyden biraz kopartarak kendi yaşamını şekillendiriyor bu sayede. Hayat, onun için bir azap. Düşünen insanlar için hayat bir azap. Korkmuyor mu bunları yaparken? Alışkanlıklar... Onun kalbini her defasında parça pinçik ediyor. Ama zorunda... Bir gün ölebilmek için düşünmek zorunda, sevmek zorunda, onun için yaşamak zorunda... Üzülüyorum ona, bir türlü çıkamıyor o karanlık kuyudan. El uzat, belki seni dinler. Uzattım fakat yaktı elimi içindeki ateşle, yaşam ateşiyle. O zaman kendi hâline bırakalım. Kendi haline... Kendi... Ve kadeh tokuşturma sesi. Şimdi bitti.



2 Ocak 2020 Perşembe

Eternity and a Day



          

     Yavaş yavaş artık Gürkan'ın meşru yollardan hesabıma gönderdiği paralar suyunu çekmeye başlamıştı. Ben ise artık geri dönüş vaktinin geldiğini hissediyordum. Dönmek istemiyordum ama bir yerde de mecburdum buna ayak uydurmaya. Geriye gidecektim, bu sonun ardından yeni bir başlangıç yapacaktım. Çalışıp, paramı biriktirecektim ve yeni hayâllerim için çabalayacaktım. Kıvırcık saçlı çocuk yanıma geldi. Bir arkadaşının da bugün İstanbul'a gideceğini ve benim de istersem onunla gidebileceğimi söyledi. Sıradaki durak, Istanbul... 
     
     "Bir saat sonra yola çıkacak, arayayım mı?"
     "Olur, ben de çantamı hazırlayayım."

     Toparlandım hafif hafif. Kıvırcık saçlı çocuk arkadaşını aradı ve geri  geldi.
    
     "Bir saat sonra evin önünden alacak seni."
     "Teşekkür ederim. Minnettarım benim için yaptıklarına."
     "Rica ederim. Lâfını bile etmemeliyiz. Kahve? Belki eşliğinde son bir hikâye anlatırsın bana moruk."
     "Hikâye konusunda söz veremem ama son bir kahveni içerim."
     "Son deme, son deme... hani son diye bir şey yoktu?"
     "Var, gerçekten bir son var ama biz onu görür müyüz bilmiyorum."
     
     Birileri...  Birilerinin bunu fark ediyor olması beni mutlu ediyor, aynı zamanda hüzünlendiriyor da. Her şeyin farkında  olan birileri... Kahvelerimizi yapmaya gitti ve yaklaşık beş dakika sonra geldi çocuk. Sıcacık kahve bardağını elime aldım, sol elimin dört parmağıyla altından kavradım, baş parmağımı da kulpundan geçirdim. Sağ elimle bardağın diğer tarafından kavramın ve sağ elimle birleştirdim bardağın etrafında. Bardağa baktım, kahvenin dumanı yukarıya doğru süzülüyordu. Kokladım, gözlerimi kapattım. Açtığımda çocuğa döndüm, dik bir şekilde oturuyor taburede ve karşıya bakıyor, deniz manzarasına, gülümsüyordu. Huzurlu bir gülümseme var suratında. Sessizliğini bozdu ona bakarken.

     "Biliyor musun moruk, ben öğrenciyim."
     
     Gülümsedim, biraz alaycı bir gülümseme olmuştu ama temelinde bu yatmıyordu elbette.

     "Bilmiyorum, açıkçası böyle bir şeyi bilmek de istemezdim."
     "Haklısın, senin için bu önemsizdir."
     "Evet sevgili dostum, belki az sonra gerçek bir sona yaklaşacağım ve okuduğum üniversite, kazandığım para beni o sondan kurtaramayacak. Öncelikli olan burada olman, hoş görülü, iyi niyetli ve saf olman; işlenmemiş elmaslar gibi, parlaman."

     Gülümsedi. Kahvelerimizi içtik, biraz sağdan soldan konuştuk. Sonra bir ara telefonu çaldı. Arayan arkadaşıydı. Kapıya geldiğini ve  hazırsam beni alıp gideceğini söyledi. Telefonu kapattı, ayağa kalktı ve bana baktı. Derin bir nefes aldı önce, gülümsüyordu. Ama aynı zamanda hüzünlüydü gözleri ve yutkunmuştu. 

     "Hadi ama sevgili dostum. Böyle yapma, aklım burada kalmasın."
     "Tamam, tamam. -kafasını salladı- Sadece senin gibi bir insanı tanımak benim için büyük bir zevkti moruk. Bir daha ne zaman karşılaşırız bilmiyorum ama arayı açmayalım."

     Sarıldı bana, sımsıkı. Hiç bırakmayacak gibi. 

     "Yapma işte, üzüyorsun beni."
     
     Sarılmamız bitti, Duygulanmış mıydım? Uzun süredir başıma gelmiyordu böyle bir olay. Kendimi iyi hissettim. Hissetmeyi hatırladım, duyguları... Son kez sağ ellerimizi havada hızlı bir biçimde uzatıp, birbirine çarpıştırdık ve diğer ellerimizle birbirimizin sırtını sıvazladık. 

     "Yaz bana moruk, senden mektup bekliyorum."
     "İlk fırsatta yazacağım sevgili dostum."
     
     Asansörle en alt kata indik beraber. Sırtımda çantam, altımda eşofmanım. Arabanın önüne geldiğimizde kadın arabadan indi. Selamlaştık, sonra arabaya doğru yaklaştığımda dönüp arkama baktım, yapmamalıydım ama yaptım. Çocuk bana baktı ve son kez ağzından şu cümleyi duydum.

     "Biliyor musun moruk? Dünyanın en aptal icadı pantolonlardır."

     Alt eşofmanını gösterdi, kırmızı eşofmanını. Biliyorum anlamında kafamı salladım ve altımdaki eşofmanı gösterdim sağ elimle, gülümseyerek. O da gülümsüyor. Birbirimizi anlayan insanlarla aynı ortamda kısa süreliğine bulunmak beni mutlu ediyor. Bu mevzu uzun süreli olursa eğer, bir yerlerden dalların çatırdamaya başladığını hissediyordum. Arabaya bindim, bindikten sonra  arkama dahi bakmadım bu defa. Sustum, aracı kullanan kadın da benimle konuşmadı henüz. Sessizlik... Fonda şu an Beethoven'ın Silence'inin çaldığını hissediyorum. Sessizliği ve Beethoven'ı susturan kadının konuşması oluyor. 

     "Merhaba, ben Melis."
     "Merhaba."
     
     Bir süre sustuk. Kadının yüzüne dahi bakmamıştım. 

     "Kendini tanıtmayacak mısın? İsmin nedir, necisindir falan..."
     "İsmim... Hıh, onu kaybettim, işin güzel yanı, onu bulmak istemiyorum."
     "Ben de isterdim kaybetmeyi ama... Ama..."

     Gülümsedi. Ona doğru döndüm, gözleri yola değil de daha çok uzaklara dalıyor. Bir şeyler dolanıyor zihninde, bir şeyleri anımsıyor. Gülümsüyor, bu huzurlu gülümsemeyi nerede olsa tanırım. Öylece devam  ettik yolumuza, Istanbul'a kadar. Silivri'nin girişinde beni nereye bırakacağını sordu ve takriben birkaç gün beni ağırlayabileceğini belirtti. Bu, tanımadığım insanın evinde. Tanıdıklarım var elbette, dostlarım ama tanığım insanların evinde kalınca sürekli sorunla karşılaşıyordum. Hem... Tanımadığımız insanlarla konuşacak çok şeyimiz oluyor. Dinleyecek hikâyelerimiz...

     "Nerede oturuyorsun?"
     "Mecidiyeköy."
     "İstanbul'a ilk gelişim bu."
     "Gerçekten mi?"
     "Yalan söylediğimi düşünür gibi baktın az önce."
     "Nereden anladın?"
     "Bu sıralar evrensel dil üzerini çalışıyorum. Yani çalışıyordum."

     Gülümsedi. İki saate yakın bir süre sonra evine vardık. Akşam olmamıştı henüz. Aracını park etti, indik ve apartmana doğru yürüdük. Kapıdan girdik, hemen karşımızdaki asansöre yürüdük. Dördüncü kata çıktık. Karşılıklı iki daire vardı, koridor enlemesine bir metre ve uzunlamasına dört metre şeklindeydi. Kahverengi, çelik kapılar... Gri, içine siyah nokta işlemeli mermer taşlar ve duvarlar krem rengi boyalı. Tiner kokusu ucundan biraz geliyor burnuma, koridor yakın zamanda boyanmış olmalı. Kapıdan içeriye girdik, ayakkabılarımı içeri  almam gerektiği söylendi. İçeriye girdim ayakkabıyla. Kapının hemen sağ arka kısmındaki üç katlı, siyah ayakkabılığın orta kısmına koydum ayakkabılarımı. Tahmini yedi metre kadar ilerimde bir kapı, onun hemen sağ tarafında, dibinde açık bir kapı daha. Hemen sol tarafında, bize bakan kapının üç metre berisinde kapalı bir kapı daha, tuvalet olmalı. Son olarak kapıdan girdiğimizde dış kapıya yakın olan diğer kapı -ayakkabılığın hemen yakınında- Kapılar ahşap desenli, eski kapılar. Kulpları altın sarısı.  Çantamı çıkardım, yeşil hırkamı kapının arkasındaki askılığa astım. Çantamı aldım ve karşımdaki odaya yöneltildim. Burada yatacağımı söyledi. Odaya girdim ve ilk iş olarak çoraplarımı çıkardım. Lavaboyu sordum ve tahminim doğru çıktı, dış kapıdan girince hemen sol taraftan üç metre kadar yakın olan kapı. Ellerimi ve ayaklarımı yıkadım, kuruladım ve çıktım. Odama gidip çantamdan bir çorap çıkartıp giydim. Sonra salona gittim. Oturdum biraz, sonra kadın geldi,  oturdu yanıma. 

     "Odaya geçip dinlenebilirsin."
     "Biraz yorgunum galiba, müsaadenle."

     Yerimden kalktım ve odaya yürüdüm, üzerimi değişip, yattım. Uyandığımda hava kararmıştı. Ayak yoluna gitmek için kalktım yerimden ve yüzümü yıkadım. Aynada kendime baktım, gözlerim kan çanağına dönmüş, uykusuzluktan. Ses etmedim ve tekrar odaya gitmek için çıktım lavabodan. Salonun önünden geçerken kadın seslendi bana. Döndüm ve yanına gittim. 

     "Günaydın."
     "Günaydın. Dışarıya çıkmak ister misin? Aylaklık yapalım biraz."
     "Olabilir, yani, olur. Üzerimi değişip geleyim."
     
     Üzerimi değişip, çıktım salona. Kırmızı alt eşofmanım, sarı tişörtüm ve yeşil hırkam. Ayrılmaz üçlü. Çoktan hazırlanmıştı, beni bekliyordu. Kapıdan çıktık, biraz yokuş çıktık ve karşımıza bir cami çıktı. Onun sağ tarafından yürümeye devam ettik. Üst geçit gibi bir şeyin altından geçtik, karşıda bulunan kafelerden birisinin üst katına çıktık. Kafeyi ve masayı ben seçmiştim ve karşı çıkmamıştı. Sadece gülümsüyordu, huzurlu bir gülümseme vardı yüzünde. Masaya oturduk, ben susuyordum, kadın da. Bu sessizliği kahvelerimizi sipariş ettikten sonra o bozdu.

     "Burayı çok severim, buraya beni ilk getiren bir arkadaşım olmuştu. Bu oturduğumuz masa var ya, buraya yıllar önce bir çocuk geldi, tam bu masada oturdu. Zayıf, kemikleri sayılacak derecede zayıf, sırtında bir çantası, çantasının içinde kendinden büyük hayâlleri vardı. 
Düne kadar ondan haber alamıyordum, yıllardır."
     "Neden haber alamıyordun?"
     "Gitmişti, ardına dahi bakmamıştı."
     "Dün mü haber aldın?"
     "Evet, tesadüfen."
     "Tesadüfe inanmıyorum, olman gereken yerdesindir ve her şey sanki seni bekliyormuş gibi olur. Ummadığın anda ummadığın şeyler..."
     "Onu gördüğüm için o kadar sevindim ki... Ona sarılmak istedim, yıllardır ne yaptı, ne etti?"
     "Neden sarılmadın?"
     "Bana baktı, sanki hiçbir şeymişim gibi, tanımadı."
     "Bazen hatırladığımız şeyler aslında yaşadığımız şeyler değil de, yaşadığımızı zannettiğimiz şeyler olabiliyor."
     "Hayır, hayır. Bu öyle bir şey değildi, yaşamıştım. Onunla tanışmam tesadüf eseri olmuştu, sosyal medya üzerinden, sonra birbirimize yakın yerlerde oturduğumuzu fark ettim. Konuşmaya başladık, mesafeli bir insan değildi, tam tersi samimiyeti seven bir insandı. Küçük küçük konuşmalarla başladı muhabbetimiz. Sonra bir gün buluşma kararı aldık ve burada buluştuk, o istemişti burayı ve bu masayı. Onu tanıdıktan sonra benim de bazı şeylere karşı umudum artmıştı."
     "Nasıl yani?"
     "Yaşadığı şeyler herkesin atlatabileceği türden şeyler değildi. Elbette benzer vak'alar oluyordu, ama bu benzerin de üzerindeydi. O kadar güzel kullanıyordu ki vücut dilini, ne anlatmak istediğini anlayabiliyordum. Konuşmazdı pek, az konuşurdu, heybesinde hikâyeleri vardı ve en büyük hayâli bir gün herkese her şeyi anlatabilmekti."
     "Başarı hikâyelerini pek severim. Umarım başarmıştır."
     "Başarmaya başlamıştı."
    
     Nasıl yani anlamında kafamı sağa eğdim ve sağ gözümü hafif kıstım.

     "Bir terzide kısa zamanlı çalışıyordu, çevresi genişliyordu, istediklerine adım adım yaklaşıyordu. En önemlisi de geçmişi geçmişte bırakmıştı. İlk zamanlar onun umursamaz bir insan olmaya başladığını düşünüyordum. Ama o, kendi düşüncelerinin dahi içinde kaybolan bir insandı, suskunluğu ondandı. Zamanla hiç konuşmamaya başladı, evinden çıkmazdı boş vakitlerinde. Arar çağırırdım kahve içelim, çalışmaların nasıl gidiyor diye. Gelirdi, eşofmanlarını kuşanarak."

     Burada sustu, kollarını bağladı göğüs hizasında, üst dişleriyle alt dudağını ısırıyor, üst dudağı alt dudağının üzerine gelerek bunu kapatıyordu. Bu bir hırs türü değil de, üzüntü hâliydi. Dışarıya baktı, gözleri uzaklara gitti, derin bir üzüntü buhranına girmek üzereydi. Burnunu çekti gözünden akan yaşların eşliğinde. Bana döndü. 

    "Bir gün... -derin bir nefes aldı- Bir gün yine aradım ne yapıyorsun diye. Evdeyim, kahve içiyorum, projeye çalışıyorum dedi. Üzerinde çalıştığı ilk kitap projesi vardı bu arada. Ben o dönem madden daha iyiydim, mankenlik yapıyor ve gerçekten güzel paralar kazanıyordum, çevrem de ona göre şekilleniyordu elbet. Onunla anlaşmamıza göre ona sponsor olacaktım, yavaş yavaş çevreme tanıştırıyordum falan. Evinin kirasının bir kısmını ben ödüyordum, faturalarına falan yardım ediyordum. Ondan hiçbir şey istemiyordum ama o yaşadığı bu buhranı, geçmişini, geleceğini, başkaları da zarar görmesin diye insanlara anlatacaktı, bu şekilde hem kendisini feda edecek, belki bu proje yüzünden kaçtığı tüm yağmurlara tekrar yakalanacak ve bu defa ömür boyu ıslanacaktı. O yağmur hiç dinmeyecekti. Onu çağırdığım akşam telefonda zaten benimle bir şey konuşmak istediğini söyledi. Buluştuk, bu defa başka bir yerde, Nişantaşı'nda. Bir kafenin arka bahçesine oturduk. Kahvelerimizi söyledik, ilk yudumunu aldı, bana dikkatlice baktı. Bir şeyler olduğunu sezmiştim. Cebinden bir şey çıkarttı, masanın üzerine koyup bana uzattı ve şöyle dedi iki elini havaya kaldırarak. 'PES' Pes ediyorum ben, galiba devamını getiremeyeceğim. Geriye dönmeye karar verdim.' Çılgına döndüm. O an onu görünce mutlu olmuştum, fazlasıyla saygı duyuyordum yürüdüğü yola. Mutsuzluğun sebebi cesaretsizliktir. Cesaretli insan mutsuz olmaz. Bu yüzden o yaşadığı hayattan mutluydu. Masanın üzerindekini aldım, uçak bileti... Ciddi olduğunu anladım, kızdım ona. Pes mi edeceksin yolun başından dedim. Bileti yırttım, öyle bir şey olmayacak dedim. Yırtman bir şeyi değiştirmeyecek dedi. Araştırmaların ne olacak peki? Hani kendi çabalarınla bir yerlere gelecektin, vaz mı geçiyorsun hayâllerinden? En büyük hayâllerinden birisi de bir gün senaryo yazabilecek kabiliyete sahip olmaktı. Baş rolde de beni ve kendisini oynatma plânı vardı. Komik.

     Gülümsedi. Sanki o ânı yaşıyormuş gibi anlatıyordu, duygu ve düşünceleri gerçekti. Alnı kırışıyor, gözleri kimi zaman gülüyor, kimi zaman yaşlarını tutamıyordu. Herhangi bir nefret ifadesi sezmemiştim. Bir süre sustu, sonra tekrar anlatmaya devam etti. 

     "Bağırıyordum ona, travması olduğunu unutarak. Kulaklarını kapadı, gözlerini. Yere çöktü, sustum sonra ne yaptığımı kavrayarak. Ona doğru eğildim, ellerimi sırtına koydum ve özür diledim. O kadar sakin bir insandı ki, o durumda dahi sakin bir şekilde yerinden kalktı, bana baktı ve şöyle dedi, 'bitti mi?' Kızgındım ona, hâlâ... 'Aşağılık herif!' lafı çıkageldi ağzımdan. Doğruldu yerinde ve aynı sakinlikte çıktı ve gitti. Uzun zaman ondan haber alamadım. Çok istedim, ne yaptığını, nereye gittiğini, nerede yaşadığını? Ulaşamadım, onlarca mail bıraktım, belki girmedi, belki cevap vermedi. Sürekli olarak mail hesabı, sosyal medya hesapları, telefon numarası falan değişiyordu. Önceden öyle yaptığını söylemişti. O zaman da bu yöntemle kendini kaçışı sürüklemiş olabileceğini düşündüm."

     "Balla kesiyorum sözünü, kusura bakma lütfen. Ya düşündüğün gibi değilse? Yani, ya kaçmamış gerçekten gerçeklerle yüzleşmeye ve istediklerini almaya gitmişse. Bir defasında bir arkadaşım şöyle demişti, 'Hayatını tesadüflere göre şekillendiremezsin, bir plânın olmalı.' Ya plânı buysa? Hani şöyle bir şey vardır ya, 'her şeyin bir zamanı vardır.' Ya o an, düşüncelerinde olanı gerçekleştiremeyeceğini düşünmüşse, zamanının o zaman olmadığını hissetmişse?"

     "Bir filmde izlemiştim, erkek kadına onunla ilgili planlarından söz ediyor, kadında erkeğe diyor ki, 'Tanrı'yı güldürmek istiyorsan ona planlarından söz et.' Bu filmi beraber izlemiştik. -kısa süreli bir sessizlik- Sanırım birkaç yıl önceydi. Tesadüf eseri dergilere bakarken bir edebiyat dergisinde bir yazıya denk gelmiştim. Dikkatimi çeken şey yazı değildi, yazarıydı. Bu, onun takma isimlerinden birisiydi. İnsanlara kendisini farklı isimle tanıtmayı severdi, aslında hiç kimsenin onu gerçekten tanıyamayacağını, onun da hiç kimseyi gerçekten tanıyamayacağını savunurdu. Dergiyi aldım ve bir kafeye oturdum. Yazısını okuduğumda düşündüğüm tek şey, ne kadar da büyüdüğüydü. Kim bilir neler okudu, kim bilir kimlerle tanıştı, kim bilir kimler ona yoldaşlık etti? Dergiyi aradım, yazara ulaşmak istedim, bilgi yoktu, anonim bir yazar. Mail adresi vardı yazıda, ona da ulaşamadım. Bugün, onu yeniden tanıdım. Ve evet, o kadar çok değişmişti ki, düşünceleri, hâl ve hareketleri, konuşma biçimi... Sanki yeni bir ruh gelmişti o bedeninin içerisine. -Aniden yüzü düştü, yere baktı- Beni tanımadı."

     Bir süre yine sustu, kahvelerimiz bitmişti, çay söyledik kendimize. Çayından ilk yudumu aldıktan sonra masanın üzerinde duran sigara paketinden iki dal çıkarttı ve birisini bana uzattı. İkimizin de sigarasını yaktı, bir duman çekti, derin bir duman. Kaldığı yerden devam etti konuşmasına.

     "O gittikten sonra daha küçük bir eve taşındım, daha çok para kazanma hırsım bitti, küçük şeylerle mutlu olmaya başlıyordum. Fazla olanın, benim aklımı başımdan aldığını, çıldırttığını fark ettim. O, kurtarıcım olmuştu." 
     "İnsanlar öyle alelâde girmiyorlar hayatımıza. Herkesin hayatımıza giriş sebebi var, bunu fark etmemiz ise zaman alıyor ve bu sırada zaman bazı şeyleri gerçekten alıyor."
     "O da aynen bunları söylerdi."
   
     Kafamı kaldırdım ve dikkatlice baktım ona. 

     "Yıllar önce buraya bir çocuk geldi, zayıftı; ruhen ve bedenen. Tam bu masada oturdu, sırtında bir çantası, aklında bulacağı benliği, çantasının içinde kendinden büyük hayâlleri vardı. Günlerce yirmi dört saat açık kafelerde yattı kalktı, bazen sokaklarda, sonra bir iş buldu kendine ve her şey o gün başladı." 




Devamı Gelecek...

    


5 Aralık 2019 Perşembe

Bir Barmen -Hayâller ve Gerçekler-

    Biralarımız bitmişti, barmen kalkıp bira koymaya gitti. Giderken açık mavi olan kot pantolonunun kısa paçalarının altında, sağ ayak bileğinin dış kısmında bulunan bisikletli adam dövmesi dikkatimi çekti. Bunu tanıyordum.Biralarımızı doldurdu, geri geldi. Oturdu masaya. Kadın sordu bu defa.
                ‘’Ondan sonra ne yaptın peki?’’
                ‘’Sonra birkaç ay kadar bir şehirde çalıştım. Sonra bir arkadaşım Doğu Ekspresi gezisinden bahsetti, açıkçası Doğu’nun herhangi bir kesimine daha önce seyahat etmemiştim. Bu fikir cazip geldi ve işi bırakıp, Kars’a seyahat etmeye karar verdim. Yataklı vagondan biletimi aldım, oda iki kişilikti. Ve oda arkadaşım bir kadındı.’’
                ‘’Aynı odada karşı cins, evli olmamak suretiyle bulunamaz diye biliyorum.’’ Dedi kadın.
                ‘’Şöyle ki, bu gibi yasaklar gelmeden önce gitmiştim. Şimdi o trende her şey yasak. Sonra kadınla tanıştım. Mecburen tanışacaksın, çünkü yirmi beş saat boyunca o trende, aynı vagonda yolculuk ediyorsun. Kurabiye falan yapmış kendine, oda arkadaşımla yeriz misali falan. Ben de kendime termos, küçük kettle falan almıştım. Ben çay ve kahve türünü yaptım, o da pasta börek kısmını halletti. Tüm yol boyunca hiç aç kalmadık neredeyse. Sonra o kadınla beraber aynı otele gittik, beraber gezdik. Ardından beraber Erzurum’a Rafet abiye gidecektim ve onu da davet ettim, o da geldi. Çok bunalmış okuldan ve ailevi durumundan. Her şey bir anda gelişmişti. Daha sonra onun yanına, Ankara’ya yerleştim. Yaklaşık iki yıl süren bir arkadaşlığımız oldu. Çok kafa dengi bir insandı, aykırıydı, herkes gibi değildi. Onun gibi insanları hayatınız boyunca zor buluyorsunuz. Belki birkaç defa denk geliyorlar size.’’
                ‘’Neden peki buraya yerleştin?’’
     Gözlerini kıstı, uzaklara baktı, derin bir nefes aldı ve bize döndü. Hüzünlü bir gülümseme attı tek nefeste, dudaklarını büzdü, birasından bir yudum aldı ve şöyle dedi.
                ‘’O, öldü…’’
                ‘’Üzgünüm, kusura bakma lütfen, sormamalıydım.’’ dedim.
                ‘’Özür dilerim, kusura bakma lütfen.’’ dedi kadın.
                ‘’Yo, yo. Problem değil. Bazı şeyler olması gerekir, olmaması için hiçbir sebep yoktur çünkü. Bu dünya… Her neyse… Yapabileceğim pek fazla bir şey yoktu açıkçası. Cenazesine dahi gitmedim.’’
                ‘’Neden?’’
                ‘’Cenazeleri ve düğünleri sevmiyordum. Yani aslında kalabalık alanların hiç birisini sevmiyorum ama mevzu o değil şimdi. Gitmememin sebebi, öldüğüne inanamıyor olmam, sanki yaşıyor gibi, bir gün bir yerden gelecek gibi. Hemen sonrasında birkaç ölüm daha gördüm, Rafet abi öldü, ardından üniversitede bir ölüm daha gördüm, çok yakın arkadaşımdı, orta okulda ve lisede de toplamda üç arkadaşım ölmüştü, dayanamadım, psikoloğa görünmemi söyleyenler oldu, kimseyle konuşmuyordum, irtibat halinde değildim. Eve gidip, alkol ve sigara içip, hikayeler yazıyordum.’’
                ‘’Birkaç tanesini okumak isterim.’’
                ‘’Kendisi de yazar da beyimiz.’’
     Bana baktı kadın.
                ‘’Lütfen, daha o olgunluğa ulaştığıma inanmıyorum. Daha çırak dahi değilim. Okumam gereken binlerce kitap var. Telaffuz etmem gereken kelimelerin sayısı bir hayli fazla.’’
                ‘’Okutabilirim elbette.’’  
     Söze atladı barmen. Hızla ayağa kalktı, aynı hızla lafa atladım.
                ‘’Lütfen, oturur musun? Bir şey diyeceğim.’’
     Oturdu tekrar yerine.
                ‘’Hiç… Hayâlin var mı?’’
     Derin bir nefes aldı, yere baktı, yine uzaklara dalar gibi gözlerini kıstı ve gülümsedi.
                ‘’Elbette. Ama bunu yapabilecek cesaretim yok.’’
                ‘’Neden?’’
                ‘’Çünkü çok büyük bir hayâl. Bunun sonunda ölüm de var, geri dönüş yok.’’
                ‘’Hayâllerin uğruna dünyayı dahi karşına almalısın. Geçen zaman geri gelmiyor.’’
                ‘’Lütfen bu klasik naraları atma bana. Ben de biliyorum geri gelmeyeceğini. Ama şu an bunu gerçekleştirebilecek cesaretim yok. Bana bakın, bir hayâliniz varsa gidip onu almalısınız, kimse size onu vermeyecek. Siz gidip alacaksınız. İkiniz, bu yolun sonunda sizi nelerin beklediğini biliyor musunuz?’’
     Birbirimize baktık, ikimiz de hayır anlamında kafa salladık.
                ‘’İşte… Bilmiyorsunuz, o yüzden hayâllerinizi gerçekleştirmelisiniz.’’
     Bir süre sustu, bir sigara yaktı ve tekrar söze başladı.
                ‘’New Caledonia… En büyük hayâlim bir gün oraya gitmek ve geri gelmemek. Bir gün başaracağım biliyorum ama o zaman bu zaman değil. Oraya giderken yolda ölsem dahi gam yemem. En azından bir amaç uğruna ölmüş olurum. Ama şu anda, şu durumda ölsem üzülürüm, düşünsene bir uyanıyorsun dünyayla olan tüm bağlantın kopmuş. Ne uğruna? Kocaman bir hiç… Ne yaparken? Çalışırken ya da evden işe giderken… Bomboş… Ortalık bomboş zihinlerden, hayâl dahi kurmayı beceremeyen, kursa da bunu gerçekleştirme cesareti olmayan insanlarla dolu. Birbirinizi kollayın, sıkı giyinin, kış gelecek.’’
     Yine bir süre sustu. Hepimiz susmuştuk, hayâllerimi düşünüyordum, onları gerçekleştirme arzumu… Ama cesaretim yoktu. Korkak! Tekrar söze başladı barmen.
“Senin bir hayâlin var mı?’’
     Kadına yöneltilmişti bu soru. Ben kollarımı bağladım ve ona odaklandım, o da afalladı bu soru karşısında. Toparladı kendini hızlıca ve cevaba yöneldi.
                ‘’Vardı. Bir tanesini gerçekleştirdim ve istediğim mesleği yapıyorum. Birkaç tane daha var aslında. Birisi, şu an onunla yaptığımız -beni işaret etti- Bunu yapabilecek cesaretim olacağını düşünmezdim hiç, onu tanıyana kadar.’’
     Bana baktı, gülümsedi ve o da kollarını bağladı. Ne söylediğini anlamıştım galiba, gülümsedim. Sonra tekrar ekleme yaptı cümlesine.
                ‘’Yani psikolojik ve felsefi olarak gerçek bir yolculuğa çıkmak… Bilirsin, bunu yapabileceğin insan sayısı çok azdır. Ve yine bilirsin ki, onlar hayatımız boyunca belki bir defa karşımıza çıkarlar. Her şeyi görmemizi ve sorgulamamızı sağlarlar, sonra da ölürler, yirmi yedi yaşında.’’
     Bana baktı ve gülümsedi. Sanki her şeyi biliyormuş ve kaderimi çizmiş gibi. Lanetli yirmi yedi… Çevremde olan birkaç insana ne kadar intihar etmeyeceğimi, hayatı çok sevdiğimi söylesem de bir gün intihar edeceğimden adım gibi emindim. Peki ya, adımı unutsaydım?
     

15 Ağustos 2019 Perşembe

Ağır Çekim

     Geçen gün şöyle bir manzaraya denk geldim; Camdan dışarıya bakıyordum her zamanki gibi -bilirsiniz dostlarım, gözlem yapmayı fazlasıyla severim- yaşlı bir kadın elinde bastonuyla ağır ağır yürüyor yolda. Beni fark etti ya da her zaman o pencereden ona baktığımı fark ettiği için bana bakmıştı, bilmiyorum. Gülümsedi bana ve yoluna devam etti. Ben de tanıyorum bu kadını elbet, zaten civarda beni tanımayan evsiz sayısı çok azdır. Kadının üzerinde her zamanki standart elbiseler; pembe bir bluz, siyah ve eski bir etek, kirlenmiş siyah saçlar... Elinde muhtemelen yine çöplerden topladığı yiyecek poşetindeki yiyecekler. Kadın yoluna devam ederken hemen arkasında yürüyen baba ve oğulu fark etmem uzun sürmedi. Çocuğun babasının elini bırakıp, koşarak kadının yanından geçtiği anı gördüm. Ağır çekim bir şekilde... O an her şey durdu, evren, zaman, insanlar, sadece o yaşlı kadın ve çocuk vardı gözümün önünde. Ciğerim beş paralık oldu, kalbim hızlı hızlı bedenimden uzaklaşmaya başladı, düşüncelerim beni çıldırttı. Geldiik, gördük ve  gidiyoruz ya da şöyle mi demeliyim, doğduk, büyüdük ve ölüyoruz...

13 Haziran 2019 Perşembe

Yolculuk

     O gece hiç uyumamıştı. Saat sabah 05.00 idi, uykusu da yoktu. Bir buçuk saat sonra otobüsü vardı, nedense otostopla yola çıkmaktan son anda vazgeçti. Tahtalardan yapılmış, eski, tekerlekli masanın üzerinde, geceden kalma tabaktaki iki adet baklavaya gitti gözü, Betül yapmıştı bunu kendi elleriyle. Baklavalardan bir tanesini kahvaltı niyetine ağzına attı ayağa kalktığında. Daha ağzındaki baklavayı çiğnemesi bitmeden masanın üzerinde duran sigara paketine uzandı, paketin kapağını açtı, içerisinden bir tek çıkartıp; masanın üzerinde duran açık yeşil renkli çakmağıyla sigarasını yaktı. Paketi ve çakmağı masanın üzerine  fırlattı. C şeklinde duran mavi renkli, pofuduk koltukların sol arasından yürüyerek cama doğru gitti, tüm gün camı kapatmamıştı. Camdan dışarıya kafasını uzattı, önce sol tarafa baktı, yine o sinema binasını gördü, manzarayı kapattığı için önce ona küfretti ağzında sigarasıyla. Sonra sağ tarafa baktı, kafasını eğdi ve caddeye baktı, bomboştu. ''Oysa bugün bayram, tüm mekanlar bu saate kadar açık olmalıydı, bazı insanlar için bayram yoktur'' dedi içinden. Ağzında külü iyice uzamış sigarası, uzun saçları ve dağılmış vaziyette, üzerinde pembe sıfır kollu, gözleri hafif puslu, sarı-turuncu-beyaz kalın çizgili deniz şortu ile arkasını döndü, yaklaşık on metre ötede duran, antreye çıkan kapıya takıldı gözü. Ağzından sigarasını aldı, kapıya doğru sallana sallana yürüdü. Kapıyı açtı, sağ karşısında duran mutfağa yürüdü, bitmeye yakın olan sigarasını ağzına tekrar aldı, bulaşıklarını yıkadı, su ısıttı ısıtıcıda, kendine bir kahve demledi ve onu krem rengi üst taraftaki dolaptan çıkardığı mor renkli, eski bir dostunun isminin yazdığı termosa kapağını açmak suretiyle frenchpressten doldurdu, kapağını kapattı, french pressi yıkadı ve mutfaktan çıktı. Sol tarafındaki odasına yürüdü, tüm gün boyunca hiç uğramamıştı odasına. Sol eliyle kapıyı açtı, içeriye baktı, çok dağınıktı, her yer, her yerde... Günlükleri sol tarafındaki kahverengi masanın üzerinde dağınık vaziyetteydi, pek tabii kitapları da, yıkanmamış kahve fincanı, yazılmış küçük notlar ve papatyalar... Duvarda asılı Eyfel kulesi resmi, onun yan taraflarında duvarlara yapıştırılmış küçük notlar... Sağ tarafındaki Sait Faik ve Orhan Veli posterine baktı, gülümsüyorlardı. Sigarası sönmüştü ağzında, bilgisayar masasının sol tarafındaki balkona yürüdü, kapıyı açtı, dışarı çıktı ve sağ tarafındaki masada, üzerinde Kapadokya kabartmaları olan küllüğünde sönmüş izmaritini bıraktı, geri döndü ve odaya girdi. Sol  çaprazındaki krem rengi dolaptan kamp çantasını çıkardı -70lt.- İçerisine ihtiyacı olacak kadar eşya aldı. Bir kitap, bir defter, birkaç kalem, şort ve kot pantolon. Kendisi üzerine lacivert eşofmanını giydi, pembe tişörtünü, bugün... Bayramdı... Çantasını taktı sırtına, kemerleri bağladı, anahtarını kontrol etti, odasının kapısını kapattı, mutfağa yürüdü, termosu sol eline aldı, arkasını döndü ve evin çıkış kapısına yöneldi. Ayakkabılarını giydi, kapıyı açtı, son kez bakıyormuş gibi dönüp baktı evine, dışarıya çıktı ve kapıyı kapattı. Üçüncü katın merdivenlerinden usul usul aşağıya indi, kulaklıklarını taktı, binanın kapısını açtı ve caddeye çıktı. Meşrutiyet caddesine doğru yürüdü. Caddeye doğru geldi, sola dönüp Atatürk Bulvarı'na indi Meşrutiyet'ten. Durdu yolun ortasında, cebinden sigara paketini çıkardı ve kibritiyle onu yaktı, hemen sol tarafındaki gece lambasına bağlı çöp poşetine yanmış kibrit tanesini attı. Derin bir nefes aldı, yürümeye devam etti. Metro istasyonuna geldiğinde sigarasını bitirip, sağ taraftaki çöpe izmaritini attı. İstasyona doğru merdivenlerden indi, cebini yokladı, kimliği yoktu, telaşa kapılmadı. İnsanların ona verdiği kimliklere inanmıyordu. ''Düzen için bu gerekli'' diyen arkadaşlarına; ''Hangi düzen, hani şu bizi köleleştiren ve çalışmaya mecbur bırakan, çalıştığımız paranın da hepsini bir şekilde bizden alan düzen mi?'' diye cevap verdi her defasında. Muhalifti, düzene... Zaten pek de arkadaşı yoktu. AŞTİ'de indi metrodan, yukarı çıktı, otobüs firmasından biletini aldı, perona doğru yürüdü. Otobüsü beklemeye başladı, saat 06.30 idi otobüs saati ve otobüs gelmemişti. Tam  bir saat boyunca o kalabalıkta onu bekledi, etrafı gözlemledi, insanları, otobüsleri, gelenleri ve gidenleri... Bu gürültünün, bu hengamenin ortasında yalnız olduğunu düşündü, köleydi... Ve Uğur, tüm bunlara katlanamıyordu... Otobüs geldi, çantasını teslim etti muavine ve otobüse binip, cam kenarı koltuğuna oturdu. Manevi olarak hiç başlayamayan, psikolojik olarak da arafta kalmış bir yolculuk onu bekliyordu tüm hayatı boyunca. Bir şekilde kendisine bu düzenden bağımsız bir yaşam kurmalıydı, tüm düşüncesi bu yöndeydi. Otobüs hareket etti, otobüsün camını sevdi, suskundu, susmuştu. ''Her şey düzelecek.'' dedi kendi kendine... Bir gün her şey düzelecek...