2 Ocak 2020 Perşembe

Eternity and a Day



          

     Yavaş yavaş artık Gürkan'ın meşru yollardan hesabıma gönderdiği paralar suyunu çekmeye başlamıştı. Ben ise artık geri dönüş vaktinin geldiğini hissediyordum. Dönmek istemiyordum ama bir yerde de mecburdum buna ayak uydurmaya. Geriye gidecektim, bu sonun ardından yeni bir başlangıç yapacaktım. Çalışıp, paramı biriktirecektim ve yeni hayâllerim için çabalayacaktım. Kıvırcık saçlı çocuk yanıma geldi. Bir arkadaşının da bugün İstanbul'a gideceğini ve benim de istersem onunla gidebileceğimi söyledi. Sıradaki durak, Istanbul... 
     
     "Bir saat sonra yola çıkacak, arayayım mı?"
     "Olur, ben de çantamı hazırlayayım."

     Toparlandım hafif hafif. Kıvırcık saçlı çocuk arkadaşını aradı ve geri  geldi.
    
     "Bir saat sonra evin önünden alacak seni."
     "Teşekkür ederim. Minnettarım benim için yaptıklarına."
     "Rica ederim. Lâfını bile etmemeliyiz. Kahve? Belki eşliğinde son bir hikâye anlatırsın bana moruk."
     "Hikâye konusunda söz veremem ama son bir kahveni içerim."
     "Son deme, son deme... hani son diye bir şey yoktu?"
     "Var, gerçekten bir son var ama biz onu görür müyüz bilmiyorum."
     
     Birileri...  Birilerinin bunu fark ediyor olması beni mutlu ediyor, aynı zamanda hüzünlendiriyor da. Her şeyin farkında  olan birileri... Kahvelerimizi yapmaya gitti ve yaklaşık beş dakika sonra geldi çocuk. Sıcacık kahve bardağını elime aldım, sol elimin dört parmağıyla altından kavradım, baş parmağımı da kulpundan geçirdim. Sağ elimle bardağın diğer tarafından kavramın ve sağ elimle birleştirdim bardağın etrafında. Bardağa baktım, kahvenin dumanı yukarıya doğru süzülüyordu. Kokladım, gözlerimi kapattım. Açtığımda çocuğa döndüm, dik bir şekilde oturuyor taburede ve karşıya bakıyor, deniz manzarasına, gülümsüyordu. Huzurlu bir gülümseme var suratında. Sessizliğini bozdu ona bakarken.

     "Biliyor musun moruk, ben öğrenciyim."
     
     Gülümsedim, biraz alaycı bir gülümseme olmuştu ama temelinde bu yatmıyordu elbette.

     "Bilmiyorum, açıkçası böyle bir şeyi bilmek de istemezdim."
     "Haklısın, senin için bu önemsizdir."
     "Evet sevgili dostum, belki az sonra gerçek bir sona yaklaşacağım ve okuduğum üniversite, kazandığım para beni o sondan kurtaramayacak. Öncelikli olan burada olman, hoş görülü, iyi niyetli ve saf olman; işlenmemiş elmaslar gibi, parlaman."

     Gülümsedi. Kahvelerimizi içtik, biraz sağdan soldan konuştuk. Sonra bir ara telefonu çaldı. Arayan arkadaşıydı. Kapıya geldiğini ve  hazırsam beni alıp gideceğini söyledi. Telefonu kapattı, ayağa kalktı ve bana baktı. Derin bir nefes aldı önce, gülümsüyordu. Ama aynı zamanda hüzünlüydü gözleri ve yutkunmuştu. 

     "Hadi ama sevgili dostum. Böyle yapma, aklım burada kalmasın."
     "Tamam, tamam. -kafasını salladı- Sadece senin gibi bir insanı tanımak benim için büyük bir zevkti moruk. Bir daha ne zaman karşılaşırız bilmiyorum ama arayı açmayalım."

     Sarıldı bana, sımsıkı. Hiç bırakmayacak gibi. 

     "Yapma işte, üzüyorsun beni."
     
     Sarılmamız bitti, Duygulanmış mıydım? Uzun süredir başıma gelmiyordu böyle bir olay. Kendimi iyi hissettim. Hissetmeyi hatırladım, duyguları... Son kez sağ ellerimizi havada hızlı bir biçimde uzatıp, birbirine çarpıştırdık ve diğer ellerimizle birbirimizin sırtını sıvazladık. 

     "Yaz bana moruk, senden mektup bekliyorum."
     "İlk fırsatta yazacağım sevgili dostum."
     
     Asansörle en alt kata indik beraber. Sırtımda çantam, altımda eşofmanım. Arabanın önüne geldiğimizde kadın arabadan indi. Selamlaştık, sonra arabaya doğru yaklaştığımda dönüp arkama baktım, yapmamalıydım ama yaptım. Çocuk bana baktı ve son kez ağzından şu cümleyi duydum.

     "Biliyor musun moruk? Dünyanın en aptal icadı pantolonlardır."

     Alt eşofmanını gösterdi, kırmızı eşofmanını. Biliyorum anlamında kafamı salladım ve altımdaki eşofmanı gösterdim sağ elimle, gülümseyerek. O da gülümsüyor. Birbirimizi anlayan insanlarla aynı ortamda kısa süreliğine bulunmak beni mutlu ediyor. Bu mevzu uzun süreli olursa eğer, bir yerlerden dalların çatırdamaya başladığını hissediyordum. Arabaya bindim, bindikten sonra  arkama dahi bakmadım bu defa. Sustum, aracı kullanan kadın da benimle konuşmadı henüz. Sessizlik... Fonda şu an Beethoven'ın Silence'inin çaldığını hissediyorum. Sessizliği ve Beethoven'ı susturan kadının konuşması oluyor. 

     "Merhaba, ben Melis."
     "Merhaba."
     
     Bir süre sustuk. Kadının yüzüne dahi bakmamıştım. 

     "Kendini tanıtmayacak mısın? İsmin nedir, necisindir falan..."
     "İsmim... Hıh, onu kaybettim, işin güzel yanı, onu bulmak istemiyorum."
     "Ben de isterdim kaybetmeyi ama... Ama..."

     Gülümsedi. Ona doğru döndüm, gözleri yola değil de daha çok uzaklara dalıyor. Bir şeyler dolanıyor zihninde, bir şeyleri anımsıyor. Gülümsüyor, bu huzurlu gülümsemeyi nerede olsa tanırım. Öylece devam  ettik yolumuza, Istanbul'a kadar. Silivri'nin girişinde beni nereye bırakacağını sordu ve takriben birkaç gün beni ağırlayabileceğini belirtti. Bu, tanımadığım insanın evinde. Tanıdıklarım var elbette, dostlarım ama tanığım insanların evinde kalınca sürekli sorunla karşılaşıyordum. Hem... Tanımadığımız insanlarla konuşacak çok şeyimiz oluyor. Dinleyecek hikâyelerimiz...

     "Nerede oturuyorsun?"
     "Mecidiyeköy."
     "İstanbul'a ilk gelişim bu."
     "Gerçekten mi?"
     "Yalan söylediğimi düşünür gibi baktın az önce."
     "Nereden anladın?"
     "Bu sıralar evrensel dil üzerini çalışıyorum. Yani çalışıyordum."

     Gülümsedi. İki saate yakın bir süre sonra evine vardık. Akşam olmamıştı henüz. Aracını park etti, indik ve apartmana doğru yürüdük. Kapıdan girdik, hemen karşımızdaki asansöre yürüdük. Dördüncü kata çıktık. Karşılıklı iki daire vardı, koridor enlemesine bir metre ve uzunlamasına dört metre şeklindeydi. Kahverengi, çelik kapılar... Gri, içine siyah nokta işlemeli mermer taşlar ve duvarlar krem rengi boyalı. Tiner kokusu ucundan biraz geliyor burnuma, koridor yakın zamanda boyanmış olmalı. Kapıdan içeriye girdik, ayakkabılarımı içeri  almam gerektiği söylendi. İçeriye girdim ayakkabıyla. Kapının hemen sağ arka kısmındaki üç katlı, siyah ayakkabılığın orta kısmına koydum ayakkabılarımı. Tahmini yedi metre kadar ilerimde bir kapı, onun hemen sağ tarafında, dibinde açık bir kapı daha. Hemen sol tarafında, bize bakan kapının üç metre berisinde kapalı bir kapı daha, tuvalet olmalı. Son olarak kapıdan girdiğimizde dış kapıya yakın olan diğer kapı -ayakkabılığın hemen yakınında- Kapılar ahşap desenli, eski kapılar. Kulpları altın sarısı.  Çantamı çıkardım, yeşil hırkamı kapının arkasındaki askılığa astım. Çantamı aldım ve karşımdaki odaya yöneltildim. Burada yatacağımı söyledi. Odaya girdim ve ilk iş olarak çoraplarımı çıkardım. Lavaboyu sordum ve tahminim doğru çıktı, dış kapıdan girince hemen sol taraftan üç metre kadar yakın olan kapı. Ellerimi ve ayaklarımı yıkadım, kuruladım ve çıktım. Odama gidip çantamdan bir çorap çıkartıp giydim. Sonra salona gittim. Oturdum biraz, sonra kadın geldi,  oturdu yanıma. 

     "Odaya geçip dinlenebilirsin."
     "Biraz yorgunum galiba, müsaadenle."

     Yerimden kalktım ve odaya yürüdüm, üzerimi değişip, yattım. Uyandığımda hava kararmıştı. Ayak yoluna gitmek için kalktım yerimden ve yüzümü yıkadım. Aynada kendime baktım, gözlerim kan çanağına dönmüş, uykusuzluktan. Ses etmedim ve tekrar odaya gitmek için çıktım lavabodan. Salonun önünden geçerken kadın seslendi bana. Döndüm ve yanına gittim. 

     "Günaydın."
     "Günaydın. Dışarıya çıkmak ister misin? Aylaklık yapalım biraz."
     "Olabilir, yani, olur. Üzerimi değişip geleyim."
     
     Üzerimi değişip, çıktım salona. Kırmızı alt eşofmanım, sarı tişörtüm ve yeşil hırkam. Ayrılmaz üçlü. Çoktan hazırlanmıştı, beni bekliyordu. Kapıdan çıktık, biraz yokuş çıktık ve karşımıza bir cami çıktı. Onun sağ tarafından yürümeye devam ettik. Üst geçit gibi bir şeyin altından geçtik, karşıda bulunan kafelerden birisinin üst katına çıktık. Kafeyi ve masayı ben seçmiştim ve karşı çıkmamıştı. Sadece gülümsüyordu, huzurlu bir gülümseme vardı yüzünde. Masaya oturduk, ben susuyordum, kadın da. Bu sessizliği kahvelerimizi sipariş ettikten sonra o bozdu.

     "Burayı çok severim, buraya beni ilk getiren bir arkadaşım olmuştu. Bu oturduğumuz masa var ya, buraya yıllar önce bir çocuk geldi, tam bu masada oturdu. Zayıf, kemikleri sayılacak derecede zayıf, sırtında bir çantası, çantasının içinde kendinden büyük hayâlleri vardı. 
Düne kadar ondan haber alamıyordum, yıllardır."
     "Neden haber alamıyordun?"
     "Gitmişti, ardına dahi bakmamıştı."
     "Dün mü haber aldın?"
     "Evet, tesadüfen."
     "Tesadüfe inanmıyorum, olman gereken yerdesindir ve her şey sanki seni bekliyormuş gibi olur. Ummadığın anda ummadığın şeyler..."
     "Onu gördüğüm için o kadar sevindim ki... Ona sarılmak istedim, yıllardır ne yaptı, ne etti?"
     "Neden sarılmadın?"
     "Bana baktı, sanki hiçbir şeymişim gibi, tanımadı."
     "Bazen hatırladığımız şeyler aslında yaşadığımız şeyler değil de, yaşadığımızı zannettiğimiz şeyler olabiliyor."
     "Hayır, hayır. Bu öyle bir şey değildi, yaşamıştım. Onunla tanışmam tesadüf eseri olmuştu, sosyal medya üzerinden, sonra birbirimize yakın yerlerde oturduğumuzu fark ettim. Konuşmaya başladık, mesafeli bir insan değildi, tam tersi samimiyeti seven bir insandı. Küçük küçük konuşmalarla başladı muhabbetimiz. Sonra bir gün buluşma kararı aldık ve burada buluştuk, o istemişti burayı ve bu masayı. Onu tanıdıktan sonra benim de bazı şeylere karşı umudum artmıştı."
     "Nasıl yani?"
     "Yaşadığı şeyler herkesin atlatabileceği türden şeyler değildi. Elbette benzer vak'alar oluyordu, ama bu benzerin de üzerindeydi. O kadar güzel kullanıyordu ki vücut dilini, ne anlatmak istediğini anlayabiliyordum. Konuşmazdı pek, az konuşurdu, heybesinde hikâyeleri vardı ve en büyük hayâli bir gün herkese her şeyi anlatabilmekti."
     "Başarı hikâyelerini pek severim. Umarım başarmıştır."
     "Başarmaya başlamıştı."
    
     Nasıl yani anlamında kafamı sağa eğdim ve sağ gözümü hafif kıstım.

     "Bir terzide kısa zamanlı çalışıyordu, çevresi genişliyordu, istediklerine adım adım yaklaşıyordu. En önemlisi de geçmişi geçmişte bırakmıştı. İlk zamanlar onun umursamaz bir insan olmaya başladığını düşünüyordum. Ama o, kendi düşüncelerinin dahi içinde kaybolan bir insandı, suskunluğu ondandı. Zamanla hiç konuşmamaya başladı, evinden çıkmazdı boş vakitlerinde. Arar çağırırdım kahve içelim, çalışmaların nasıl gidiyor diye. Gelirdi, eşofmanlarını kuşanarak."

     Burada sustu, kollarını bağladı göğüs hizasında, üst dişleriyle alt dudağını ısırıyor, üst dudağı alt dudağının üzerine gelerek bunu kapatıyordu. Bu bir hırs türü değil de, üzüntü hâliydi. Dışarıya baktı, gözleri uzaklara gitti, derin bir üzüntü buhranına girmek üzereydi. Burnunu çekti gözünden akan yaşların eşliğinde. Bana döndü. 

    "Bir gün... -derin bir nefes aldı- Bir gün yine aradım ne yapıyorsun diye. Evdeyim, kahve içiyorum, projeye çalışıyorum dedi. Üzerinde çalıştığı ilk kitap projesi vardı bu arada. Ben o dönem madden daha iyiydim, mankenlik yapıyor ve gerçekten güzel paralar kazanıyordum, çevrem de ona göre şekilleniyordu elbet. Onunla anlaşmamıza göre ona sponsor olacaktım, yavaş yavaş çevreme tanıştırıyordum falan. Evinin kirasının bir kısmını ben ödüyordum, faturalarına falan yardım ediyordum. Ondan hiçbir şey istemiyordum ama o yaşadığı bu buhranı, geçmişini, geleceğini, başkaları da zarar görmesin diye insanlara anlatacaktı, bu şekilde hem kendisini feda edecek, belki bu proje yüzünden kaçtığı tüm yağmurlara tekrar yakalanacak ve bu defa ömür boyu ıslanacaktı. O yağmur hiç dinmeyecekti. Onu çağırdığım akşam telefonda zaten benimle bir şey konuşmak istediğini söyledi. Buluştuk, bu defa başka bir yerde, Nişantaşı'nda. Bir kafenin arka bahçesine oturduk. Kahvelerimizi söyledik, ilk yudumunu aldı, bana dikkatlice baktı. Bir şeyler olduğunu sezmiştim. Cebinden bir şey çıkarttı, masanın üzerine koyup bana uzattı ve şöyle dedi iki elini havaya kaldırarak. 'PES' Pes ediyorum ben, galiba devamını getiremeyeceğim. Geriye dönmeye karar verdim.' Çılgına döndüm. O an onu görünce mutlu olmuştum, fazlasıyla saygı duyuyordum yürüdüğü yola. Mutsuzluğun sebebi cesaretsizliktir. Cesaretli insan mutsuz olmaz. Bu yüzden o yaşadığı hayattan mutluydu. Masanın üzerindekini aldım, uçak bileti... Ciddi olduğunu anladım, kızdım ona. Pes mi edeceksin yolun başından dedim. Bileti yırttım, öyle bir şey olmayacak dedim. Yırtman bir şeyi değiştirmeyecek dedi. Araştırmaların ne olacak peki? Hani kendi çabalarınla bir yerlere gelecektin, vaz mı geçiyorsun hayâllerinden? En büyük hayâllerinden birisi de bir gün senaryo yazabilecek kabiliyete sahip olmaktı. Baş rolde de beni ve kendisini oynatma plânı vardı. Komik.

     Gülümsedi. Sanki o ânı yaşıyormuş gibi anlatıyordu, duygu ve düşünceleri gerçekti. Alnı kırışıyor, gözleri kimi zaman gülüyor, kimi zaman yaşlarını tutamıyordu. Herhangi bir nefret ifadesi sezmemiştim. Bir süre sustu, sonra tekrar anlatmaya devam etti. 

     "Bağırıyordum ona, travması olduğunu unutarak. Kulaklarını kapadı, gözlerini. Yere çöktü, sustum sonra ne yaptığımı kavrayarak. Ona doğru eğildim, ellerimi sırtına koydum ve özür diledim. O kadar sakin bir insandı ki, o durumda dahi sakin bir şekilde yerinden kalktı, bana baktı ve şöyle dedi, 'bitti mi?' Kızgındım ona, hâlâ... 'Aşağılık herif!' lafı çıkageldi ağzımdan. Doğruldu yerinde ve aynı sakinlikte çıktı ve gitti. Uzun zaman ondan haber alamadım. Çok istedim, ne yaptığını, nereye gittiğini, nerede yaşadığını? Ulaşamadım, onlarca mail bıraktım, belki girmedi, belki cevap vermedi. Sürekli olarak mail hesabı, sosyal medya hesapları, telefon numarası falan değişiyordu. Önceden öyle yaptığını söylemişti. O zaman da bu yöntemle kendini kaçışı sürüklemiş olabileceğini düşündüm."

     "Balla kesiyorum sözünü, kusura bakma lütfen. Ya düşündüğün gibi değilse? Yani, ya kaçmamış gerçekten gerçeklerle yüzleşmeye ve istediklerini almaya gitmişse. Bir defasında bir arkadaşım şöyle demişti, 'Hayatını tesadüflere göre şekillendiremezsin, bir plânın olmalı.' Ya plânı buysa? Hani şöyle bir şey vardır ya, 'her şeyin bir zamanı vardır.' Ya o an, düşüncelerinde olanı gerçekleştiremeyeceğini düşünmüşse, zamanının o zaman olmadığını hissetmişse?"

     "Bir filmde izlemiştim, erkek kadına onunla ilgili planlarından söz ediyor, kadında erkeğe diyor ki, 'Tanrı'yı güldürmek istiyorsan ona planlarından söz et.' Bu filmi beraber izlemiştik. -kısa süreli bir sessizlik- Sanırım birkaç yıl önceydi. Tesadüf eseri dergilere bakarken bir edebiyat dergisinde bir yazıya denk gelmiştim. Dikkatimi çeken şey yazı değildi, yazarıydı. Bu, onun takma isimlerinden birisiydi. İnsanlara kendisini farklı isimle tanıtmayı severdi, aslında hiç kimsenin onu gerçekten tanıyamayacağını, onun da hiç kimseyi gerçekten tanıyamayacağını savunurdu. Dergiyi aldım ve bir kafeye oturdum. Yazısını okuduğumda düşündüğüm tek şey, ne kadar da büyüdüğüydü. Kim bilir neler okudu, kim bilir kimlerle tanıştı, kim bilir kimler ona yoldaşlık etti? Dergiyi aradım, yazara ulaşmak istedim, bilgi yoktu, anonim bir yazar. Mail adresi vardı yazıda, ona da ulaşamadım. Bugün, onu yeniden tanıdım. Ve evet, o kadar çok değişmişti ki, düşünceleri, hâl ve hareketleri, konuşma biçimi... Sanki yeni bir ruh gelmişti o bedeninin içerisine. -Aniden yüzü düştü, yere baktı- Beni tanımadı."

     Bir süre yine sustu, kahvelerimiz bitmişti, çay söyledik kendimize. Çayından ilk yudumu aldıktan sonra masanın üzerinde duran sigara paketinden iki dal çıkarttı ve birisini bana uzattı. İkimizin de sigarasını yaktı, bir duman çekti, derin bir duman. Kaldığı yerden devam etti konuşmasına.

     "O gittikten sonra daha küçük bir eve taşındım, daha çok para kazanma hırsım bitti, küçük şeylerle mutlu olmaya başlıyordum. Fazla olanın, benim aklımı başımdan aldığını, çıldırttığını fark ettim. O, kurtarıcım olmuştu." 
     "İnsanlar öyle alelâde girmiyorlar hayatımıza. Herkesin hayatımıza giriş sebebi var, bunu fark etmemiz ise zaman alıyor ve bu sırada zaman bazı şeyleri gerçekten alıyor."
     "O da aynen bunları söylerdi."
   
     Kafamı kaldırdım ve dikkatlice baktım ona. 

     "Yıllar önce buraya bir çocuk geldi, zayıftı; ruhen ve bedenen. Tam bu masada oturdu, sırtında bir çantası, aklında bulacağı benliği, çantasının içinde kendinden büyük hayâlleri vardı. Günlerce yirmi dört saat açık kafelerde yattı kalktı, bazen sokaklarda, sonra bir iş buldu kendine ve her şey o gün başladı." 




Devamı Gelecek...

    


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder