27 Şubat 2019 Çarşamba

Benlik - Kişiye Özel Alan

     Tropikal ağaçların arasında yürüyorum, etrafta tanımadığım bitki birikintileri ve yerlerde futbol topunu andıran, yuvarlak, tüylü şeyler. Yürüdükçe etraf aydınlanıyor. Bir dağın en yüksek yeri gibi bir yere varıyorum. Alt taraf uçurum. Omzumda asılı duran, yıllar önce Antalya'dan aldığım örme çantamdan bir defter çıkarıyorum, bir de kalem. Yazmaya başlıyorum. Hava sisli.
     ''Dünyadaki en uzak yer, henüz gitmediğindir. Gitmek, sana özeldir. Git!'' Bir sesle irkiliyorum.
         - Ne yapıyorsunuz burada bayım?
     Dönüp, anlamsızca ona bakıyorum. Uzun boylu, çelimsiz, saçlarını yeni ektirdiği belirli olan bu şahısa.
         - Yazıyorum.
         - Ne yazıyorsunuz?
         - Kişisel gelişim kitabı.
     Gülmeye başlıyor hafif hafif. Gittikçe yükseliyor kahkahaları.
     Beş dakika sonra...
     Kahkahaları tüm dağda yankılanıyor. Yaklaşık altı dakikadır gülüyor. Sinirleniyorum ve bağırıyorum.
         - Yeteeeeerr!!
     Sustu, iki saniye kadar bana baktı. Sonra gülümsedi. Çok güzel gülüyor, aman Tanrım. Etkilendim.
         - Bir şey diyeyim mi?
     Gayet sakin çıkan ses ile:
         - Dinliyorum.
         - Kişisel gelişim aptallıktan başka bir şey değil biliyor musun? Seni kitaplar geliştirmez ki. Yüzlerce kitap okudun ama az önce bir kahkahaya dayanamayıp kızdın. Kitapların seni pek de geliştirdiğini göstermiyor bu. Obsesif olmayı bırakmalısın. Boşuna yazma, değişim; İnsanın içinden başlar. İçsel bir sorgulama yolculuğuna çıkarsın. Bu yolda, seni geliştiren, değiştiren insanların fikirleri değil, yolda karşılaştıkların da değil, kendinle karşılaşmandır. İnsan, kendisi olmadıktan sonra değişimden ve gelişimden söz etmemelidir. Aynaya bir bak ve kendini sorgula. Kimsin sen?
     Kafamı çevirip, uçurumdaki boşluğa bakıyordum. Uzun uzun düşünmeye başladım. Elimdeki defteri açıp, şöyle yazdım: ''Değişim, kişiye özeldir. Dünyada sana en uzak yer, benliğindir. Benlik, kişiye özeldir.''
   

23 Şubat 2019 Cumartesi

Benlik - Porsiyon 2 (Eylül 2018 - Salda Gölü - Yeşilova/Burdur)

     "Kurtulmam gerek bir şekilde" dedim. Ama neyden? Neyden kurtulabilir, nasıl ve neyden kaçabilirdim ki? Her kaçtığımda daha beterine tutuldum. Yaktım, yıktım, geçtim... Bu zamana kadar bana hep susmayı öğrettiler, susmak en büyük erdemdir dediler. Düşün demedi kimse! Ben de sustum ama düşünerek sustum, beynimi kemiren milyonlarca soruyla. Hepsini geride bırakmak istedim. Yazdım, çizdim, okudum, gezdim.. Dağlar aştım, yorgun çöllerden geçtim; bulamadım. Bulamazsın diyorlardı. Kızdım, küstüm, ağladım! Ama yetmedi. Düşüncelerim beni çıldırtacak gibi. İçimdeki şeytan bana "öl" dedi. Ölmeliydim, ölünce mutlu olma düşüncesi beni büsbütün mest ediyordu. Sonra cesedimi böcekler filan yiyecekti mezarın içerisinde. Bu da her canlı gibi onlara da yetmeyecek ve başka mezarlara yöneleceklerdi. Bu da beni bu düşüncemden alıkoyuyordu. Adam akıllı bi bok becermeyi bile beceremiyorum. Bok çuvalı seni! Hayallerinden de bi bok olmayacak, onlar da yeyip bitirecek seni! Gözlerimin altı mosmor, içi kıpkırmızı, göz nezlesi olmuşum, öyle dedi doktor. Uyumak istemiyorum. Günlerdir yakamı tutup beni bırakmayan kaderimin pençesinden kurtulamıyorum. "Oradan bana bi bardak suuuu!" bağırıyorum. Kimse yok, uzun süren bi sessizlik.. Bunu seviyorum. Bir yandan da hüzünleniyorum. Etrafımdaki insanlar çok düşünüyorum ve konuşmuyorum diye konuşmuyorlar benimle, olsun. Telefonumu kapattım. "Beni hayatından atman için tüm eşyalarımı senden almamı bekliyorsun değil mi?" Anlıyorum, anlıyorum. Bu hafta sonu hepsini valizime alelâde tıkıştırıp Ezel'e bırak, ben bi şekilde bi ara uğrar alırım. Sonra da üstüne bi duble rakımı Can babanın fotoğrafına bakarak gönül rahatlığıyla içerim. Sen de beni hayatından atmanın 'u'mutluluğunu yaşarsın. Gün mü? Gün yavaş yavaş sonlanıyormuş, öyle diyor Mr. Ben mi? Ben hep aynı, dağ, taş, dere, tepe, deniz; yaz, çiz, gez falan filan...   Fotoğraflar: Salda Gölü - Yeşilova/BURDUR 




18 Şubat 2019 Pazartesi

Pembe Panjurlu Evler

     Üzerimize bir ordu dolusu adam geliyor ve ben ellerimi bağlamış, dizlerimin üzerine çökmüştüm. Kafamı yere eğdim, ellerimi arkamda birleştirdim. Hızlı bir şekilde, bir ayak yüzüme doğru geldi ve yüzüme sert bir tekme attı. Sadece  gölgesini görebildim.
     Sonra uyandım. Rüyaymış, oh be dedim kendi kendime. Yatağımın hemen karşısındaki aynaya takıldı gözüm. Gözlerimi büyük bir şaşkınlıkla açtım, ''aman Tanrım!'' dedim, kel kalmıştım. Ellerim kafamda ve parlayan kafamı okşuyordum. Oha, bir de bıyığım  vardı. Hiç yakışmamıştı bana. Sonra camdan dışarıya baktım, uçan arabalar filan vardı. Kafayı yemiştim sonunda. Odamdaki aynaya dönüp koştum ve bir kafa attım, aynanın kırılma sesi ve kafamdan akan kanın sessiz sedasız beni terk etmesiyle bayıldım. Kan ter içinde ve nefesimin sanki geri kalanının hepsini aynı anda verirmişçesine yeniden uyandım ve hemen aynaya koştum. Her şey yerli yerindeydi. Saçlarım... Sevdim onları. Sonra John geldi aklıma. Yatağıma oturdum ve hemen yatağın sol tarafında bulunan mini buz dolabımdan limonlu soda çıkardım... ''Vay aq...'' Üzülüyordum. John'a, diğer adını bilmediğim adamlara... Yatağımın yanındaki komodinin üzerinde duran sigara paketimden bir dal çıkarttım ve kibritimle onu yaktım. Sessizdim, mutsuz gibi. Mutsuz değildim, sadece sessizdim. İnsanlar hep sessiz olanları mutsuz zannediyorlar. Neden ki? Saate baktım, sigaramı bitirip, üzerimi değişip, evden çıktım. Kulaklıklarımı taktım ve beni biraz hareketlendirmesi için Tom Jones'un seslendirdiği Not Responsible isimli parçayı açtım. Eğlenmeye ihtiyacım vardı ve ben öğlenin 12.00'ında işe gidiyordum. Ben kesinlikle parayı kazandığımıza inanmıyordum. Para olmadan neden yaşayamıyoruz ki? Neden çalışmak ve bir şeylere  bağlı olmak zorundayız? Hayır hayır, kesinlikle parayı kazanmıyoruz. Para, kapitalist düzenin, onları zengin etmemiz ve dünyayı sömürmelerine yardım etmemiz için bize verilen bir ödüldü. Ve bizler evrenin en ahmak canlılarıydık, onlara iyi birer köle olduğumuz için! Pazar pazarının kenarında durmuş, Kızılay dolmuşunu bekliyordum. Bir sigara daha yaktım. Dolmuş geldi ve ben dolmuşa bindim. Cebimden  çıkardığım bozuk para cüzdanımın fermuarını açıp, elime üç lira düşürdüm ve bir öğrenci dedim. Öğrenci olayı yoktu dolmuşta. Bugün Cumartesi, muhtemelen en kalabalık gün. Hafta sonları bir kafede çalışıyordum ve bilirsiniz dostlarım, hafta içi de okul... Aynı kara düzen... Alt dudağımı öne doğru ittim otururken ve dışarıyı gözlemlemeye başladım. Aklımdan; ''İnsan yaşamayı istemek isteyince neden terk edilir ki insanlar tarafından?'' sorusu geçti. Ve Küçük Dostum yanımda belirdi.
- Çünkü hayallerin için hiçbir şey yapmıyorsun dostum.
     Ona döndüm.
- Daha ne yapmalıyım ki dostum?
- Yaşadığın yeri terk etmekle hayallerini gerçekleştiremezsin dostum!
     Kızdı bana.
- Beni hiçbir zaman anlamayacaksınız efendim.
     Sakindim.
- Ne o yine mi bir şehir terk edeceksiniz yoksa Yıldırım efendi!
- Ya sen niye bu kadar üzerime geliyorsun bugün? Nazım da kızgındı bana zaten.
      Nazım demişken.. Odamda asılı duran büyük boy Nazım posteri. Hep hüzünlü gelmiştir bana, çok mutluyken dahi... El kol hareketleri ile dikkat çekmiş olacağım ki, dolmuştakiler bana dik dik bakmaya ve aralarında fısır fısır bir şeyler konuşmaya başladılar. Tırsmıştım... Geri kafamı çevirdiğimde  Küçük Dostum gitmişti. ''Amaaann'' dedim, elimi havaya kaldırıp sallayarak. Kızılay'a gelmiştik,dolmuştan indim, inerken fark ettim ki tuvalet terlikleriyle çıkmıştım dışarıya. Olsun, bu ilk değildi, daha önce Bağdat caddesinde çok yürümüştüm bu terliklerle. Kayseri'de, Zonguldak'ta, Samsun'da falan. Yine ''ammaaann'' diyerek bir sigara yaktım. Güvenpark'tan karşıya geçtim ve Yüksel caddesine çıktım. İş yerime doğru yürümeye başladım. Caddeyi sonlandırdım ve çalıştığım yere geldim. Kapıdan filan içeri girdim. Neyse, gelelim asıl hikayemize. Hikayeye göre adam yaşamayı seviyor, sürekli geziyor ve farklı şehirlerde yaşıyor. Biraz hüzünlü, biraz kederli, biraz benlikli. İçmeyi seviyor, sodayı. Farklı insanlarla  tanışmayı, en çok da yalnız kalmayı... İki defa da üniversiteyi bırakmış. Kitaplar okuyor, yazıyor, hediye ediyor ve satıyor. Hayat bu  şekilde devam ederken... Karşısında mekanın müdürünü görüyor ve müdür imalı imalı önce onun ayaklarına ve sonra yüzüne bakıyor. Bir yüzüne bir de ayaklarına bakıyor ve ağzı kımıldıyor, kendince bir şeyler mırıldanıyor. Mızmızlanıyor Uğur ve istemeyerek, bir  de umursamayarak, aşağıya üzerini değişmeye iniyor.
- Günaydın Uğur bey.
     Yine imalı imalı arkamdan konuşuyordu. Ona döndüm ve:
- Gün aymadı be abi.
- Belli, yine tuvalet terlikleriyle gelmişsin. Hiç ayar mı senin gibi ayyaş için! Bu ne sürekli geç gelmeler...
     Sessizce güldüm ve aşağıya inmek için harekete geçtim. Göt barmen kısır kısır gülüyordu. Kısır kısır gülmek? Haha... Aşağıya doğru inerken kesildi müdürün sesi, barın arkasından barmene şöyle dedim el işaretleri ile, bik bik bik, vik vik vik. Göt  barmen yine güldü. Aşağıya inip, üzerimi değişiyordum, Leyla geldi yanıma. O narin sesiyle:
- Midir biy sini çiğiriyir.
     Kendimi tutamayıp güldüm. Bu ses, aman Tanrım.
- Bana mı özel, yoksa herkesi mi çağırıyor?
- Sanırım bu toplantı sana özel ama herkes için geçerli.
     Kafamı anlamsız biçimde hafifçe bir sağa bir de sola salladım.
- Üzerimi değişip geliyorum tatlım.
     Tatlım? Mekanda anlaştığım tek insan Leyla idi. Onu seviyordum. Ufacık, tefecik. Neyse, üzerimi değişip çıktım. Müdür ve diğer çalışanlar (Leyla hariç) imalı imalı bana baktılar. Müdür konuşmaya başladı, sağ elinin işaret parmağıyla beni göstererek:
- Bu kadar ciddiyetsiz insan istemiyorum.
     Yine gülmüştüm. Nerdeyse umursamadım ve kendimi aşarak, sağ elimi kaldırıp, baş parmağımla onu göstererek:
- Bu kadar ciddiyetsiz olmayacaksınız!
     Dedim ciddi bir ses tonuyla.
- Terbiyesiz!
     Dedi sert bir ses tonuyla, herkes güldü, ben... Kovuldum... Üzerimi değişmeye aşağıya indim. Leyla iki çay alıp yanıma geldi.
- Sana çay getirdim. Son çaylarımızı içelim mi?
     Ona sarıldım. Üzülmüştüm böyle deyişine. Seviyordum bu şahsı. Karakteri, benliği... Sarılınca, gözümden yaş gelmiş fark etmeden. Üzülmeyi becermeyi becerebilen insanlardan değildim, zaten ondan değil midir ki; benliğimden kaçmam? Onu bulmamaya özen göstermem? Gerçekleri biliyordum, daha fazlasını öğrenmek zoruma gidecekti, onu da biliyordum. Adam akıllı bir bok becermeyi bile beceremiyordum. Sarılmamız bitti. Bana baktı hüzünlü hüzünlü Leyla ve konuştu:
- Hadi çaylarımız soğumasın.
     Oturduk dikdörtgen, krem rengi masaya karşılıklı. Cebimden sigara paketimi çıkarttım. İçinden bir dal dışarı çıkartıp ona  uzattım. Kafamı kaldırıp ona şöyle dedim:
- Ben her sigara yaktığımda aklıma şu gelir; Acaba bugün ne olacak, yani bugün ne yaşayacağım? Böyle bir hayatım var. Hep bir şekilde boka sarıyor  her şey ve sürekli aksiyon... Neyse... Yak bir sigara. Sigarasını ve sigaramı yaktım. Sonra hüzünle karışık gülümsedik ikimizde.
      - Buradan çıktıktan sonra ne yapmayı düşünüyorsun?
     Biraz düşündüm, yine alt dudağımı öne ve üstteki dudağımın üzerine çıkartıp gözlerimle etrafı gözlemledim. Düşünürken hep böyle yapardım.
- Bilmiyorum. Yukarı çıkayım, sonra eve geçerim. Okula devam etmeye çalışacağım. Devam edemezsem de... Yani, biliyorsun işte, hikaye başa saracak.
- Anladım.
- Peki, kendine iyi bak o zaman.
- You too...
- Hazırlık öğrencisi seni.
     Güldü ve sarıldı tekrar, sonra yukarı çıkıp paramı aldım ve sonra yolumu. Zihnimin derinliklerinde benimle sanki alay  eden bir şeyler vardı. Kaldıramıyordum bu kadar yükü ve tanrı bana yardım etmiyordu. O kadar dua ediyordum, yalvarıp, yakarıyordum ama sonuç hep daha kötü. Tanrı benim ömür boyu garsonluk yapmamı istiyor olamazdı. Güvenpark'tan dolmuşa bindim. Şoförün arkasındaki çiftli koltuğun cam kenarına oturup, şoföre beş lira uzatıp, ''bir öğrenci'' dedim. 100. Yıl'da indim, eve doğru yürümeye başladım, parkın karşısındaki büfeden iki bira aldım. Bunu ilk defa içecektim. Tadını çok beğenmiş ve daha sonra yıllar boyu bu Amerikan birasını içecektim.
     Eve girdim. Salona doğru ilerledim, salonun ortasından geçip odama yürüdüm. Kapıyı açar açmaz karşıma Kurt Cobain'in posteri çıktı. Şöyle yazıyordu posterin üzerinde: ''Olmadığım biri gibi davranıp sevilmektense, kendim olup nefret edilmeyi tercih ederim.'' Devamı ve başlangıcı yeni kitabımızda efenim! Fotoğraf: Fethiye/Muğla'da kamp yaptığım zamandan. 2017/Eylül

11 Şubat 2019 Pazartesi

Benlik - Arayış

     Hisset... Düşün, evrenin katledilemez bir parçası olduğunu kendinin. İnsan istediği her şeyi her an yapabilir. Kendini ve benliğini unutma! Ara, bul. Seni bir yerlerde bekliyor olacak. Unutma, önemli olan arananı bulmak değil, yolda olmak! Yola çık... Ara... İçsel bir yola, ara! Yolda bulduğunu değişme, kaybetme! Yolun sonunda aslında seni düşündüğünden çok daha farklı bir şeyin beklediğini fark edeceksin. İçindeki kozmik şeytanı def et! Yola çıktığın her  an benimle karşılaşacaksın. Tekrar karşılaşana dek beni arama bulamazsın.

6 Şubat 2019 Çarşamba

Benlik - Kozmik Şeytanlar

      Daha sonra görüşüp görüşmediğimizi tam hatırlayamıyorum. Bu içsel yolculukta defalarca benliğimle karşı karşıya geldim, hep yenildim. Olsun... Gene deneyip, gene yenileyim, yeter ki benliğime yenileyim. Kozmik şeytanı defettik mi? Sanırım yavaş yavaş ediyoruz. Yani temizliyoruz bir bir benliğimizdeki damarların içerisindeki kozmik şeytanları. Si*tir et şimdi kozmikleri filan. Peki yüzleştin mi?  Yüzleşemedim, gelmedi benliğim bir daha. Ne geldi peki? Bukowski geldi. Ne dedi? Dedi ki, ''YAŞA.'' Ölmüş müsün ki? Ona göre evet. Barışmalıymışım yaşamla. Barışık değil misin? Barışığım, seviyorum yaşamayı. Bu aydınlanma beni mutluluğa ulaştırıyor. Yeni insanlar, yeni hayatlar... Her hayat, farklı bir öykü. Peki, Buk amcan neden öyle dedi? Bir şeyler sezmiş olmalı. Benliğinde bir açıklık, bunu kapatman lazım. Bu bir son, her başlangıcın bir sonu vardır. Her sonun da bir başlangıcı, usta. Gülümsedi usta, kadehini kaldırdı ve: O zaman yeni bir başlangıca içelim. Yeni bir başlangıca içelim.  

2 Şubat 2019 Cumartesi

Buk Amca

     Yaklaşık iki ay önce rüyamda Buk amcayı gördüm. Beraber yolda yürüyor ve konuşuyorduk. Tabi ki Buk amca elleri cebinde, sallana sallana yürüyordu. Birden bana döndü, hafif başını bana eğerek iki saniye kadar bekledi ve dudaklarının içindeki sararmış dişlerinin arasındaki dili şu soruyu sordu:
     
     - İşin var mı bu akşam?
     - Yok, neden ki Buk amca?
     - Seninle bir yerden bir şeyler almamız gerekiyor.
     - Tamam o zaman, gidip alalım.
     Tek katlı küçük, müstakil evimizin bodrumundan kazma ve kürek aldık, bir mezarlığa gittik beraber. Hiçbir şey sormadım, vardır bir bildiği diye düşündüm. Mezara kazmayı sallamaya başladı. Yaklaşık üç metre derine kazdı. Ortada ne bir ceset ne de kemikler vardı. Bir yerde durdu ve:
     - İşte bulduk
     Bir beze sarılmış, yaklaşık beş kg taş büyüklüğünde bir şey çıkardı. Sonra usulca mezarı kapattık beraber ve oradan aldığımız, ne olduğunu bilmediğim cisim ile eve doğru yol aldık. Eve girdik, oturma odasına geçtik. Buk amca derin bir nefes aldı.

     - Otur bakalım karşıya.
     - Olur.
     Oturdum koltuğa, o da kare masanın benim olduğum tarafına sırtını yaslamıştı. Mezardan çıkardığımız şeyi iki elinin arasına aldı. Sağ eliyle hafif hafif okşayarak ona doğru bakıyordu. Sonra bana baktı.
     - Yaşa... Küçük Dostum...
     Beş saniye kadar durdu. Dikkatlice ona doğru bakıyordum.
     - Bunun içinde felsefe taşı dahi olsa, yaşa. Çünkü yaşayarak anlar insan, öğrenir. Kitaplar senin zamanını çalmaktan başka bir işe yaramaz eğer bilim adamı filan değilsen. O yüzden, YAŞA...
     Kulaklarımda çınlıyordu ''YAŞA'' deyişi. Düşündüm. Ne anlatmaya çalışmış olabilirdi ki? Uyandım ve günlerce bunu düşündüm. Sonra bir akşam (Şu anda üst katında oturduğum, Selanik Sokak'taki bir bara gidecektim. Ne olduysa vazgeçtim o bara gitmekten ve Olgunlar'a çıkıp, başka bir bara gittik bir arkadaşımla. Gittiğim barda, gördüklerim karşısında hayrete düşüyordum. Kader mi? İnanmam. Rüyadan çıkıp, karşıma nasıl dikilebilirdi? Onu gördüğüm an, Buk amcanın sözleri yeniden kulaklarımı çınlattı. Yeni insanlar, yeni hayatlar... Yaşamalıydım... Hikayenin devamını ve başlangıcını daha sonra yazacağım.
   

2 Ocak 2019 Çarşamba

Pembe Panjurlu Rahat EVLER!

      Karlı bir hava... Dışarıdan köpek sesleri yükseliyor, loş sokak lambaları yanıyor. Mecburiyet caddesi üzerinde, kaldırımda, karların içinde yavaş yavaş yürüyen bir çocuk. Neredeyse içinde kaybolmuş, benliğinde. 1.60 boylarında, ellerinde eldiven, ıslanmış ve sallanıyor. Parmaklarını eldivenin içerisine çekmiş, üşümüş, burnunu çekiyor, hasta. Bu önemli değil, daha bir çocuk.. Sallana sallana, yavaş yavaş yürüyor karın ve loş sokak lambalarının altında, tek başına. Birden arkasında yükselen ayak sesleri, birisi ona doğru koşuyor. Ardından gelen adam bağırıyor çocuğa ve üzerine atılıyor, çocuk umursamıyor ve karın içine düşüyorlar. Adam hınçla çocuğa vurarak ve bağırarak küfrediyor.

             - A*ına koyduğumun çocuğu, nerdesin lan sen, seni mi arayacağım ben sabah akşam, senin peşinden mi koşacağım lan? İt oğlu it, piç. Niye gelmiyorsun lan eve? Bu saatte oyun mu olur, kaç defa dedim lan sana, akşam ezanından sonra evde olacaksın diye? He?
   
      Adam hınçla vurmaya devam ettikçe çocuk susuyordu. Ağlayarak ve burnunu çekerek direnmeye çalışıyordu bu hayatın ayazına. Adam korkmuyordu ve vurmaya devam ediyordu karşısında bir çocuğun varolduğunu unutarak, geleceğinin kirlenmesini ve düşüncelerinin bu karanlık hücrede yok olacağını hiçe sayarak. Ve karanlık...

       Dünya ne kadar da adaletsiz ve acımasız değil mi? Çocuklar bizim geleceğimiz, çocuklar bizim dünyamızı kurtaracak en zararsız varlıklar. İnsanoğlu bunu unutuyor. Çocuklara yapılan eziyetler, aile ortamındaki o bağrışmalar, baskıcı ve yıkık bir dünyanın nefes alamayan dar odalarındaki o çocuklar... Çocukların bilinçaltına yerleştirilen ve ömür boyu unutamayacakları o depresif duyguları yaşatan aileler... Ne kadar da acımasız olduk böyle? Çocuklar bizim tek vatanımız, biz ise onlara kurşun sıkıyoruz. Birgün gelecek ve onların ahlarında boğulacağız..

11 Mayıs 2018 Cuma

Yalnız Adamın Günlüğü

Bilinmezler


      Hiç çaresiz kaldığınız zamanlar oldu mu bilmiyorum, ya da bazı kahrolası şeylere sebepsiz yere isyan ettiğiniz? Bu yaz Antalya'da gezerken, şehir içi otobüsle bir yerden başka bir yere gidiyorduk, otobüs ışıklarda durdu. Hemen yanımızdaki arabaların arasına; bir elinde koltuk değneği, diğer elinde peçetelerle arabalara ''alır mısınız?'' diye işaret eden, muhtemelen bir aile babası olduğunu düşündüğüm otuzbeşli yaşlarda bir adam gördüm. İçim biraz burkuldu, yine neyin var diye soruldu ve benim yine nutkum tutuldu. Böyle zamanlarda hep tutulurum bir başıma, kafamın içinde kendime sorular sorarım. Bu sırada kimse beni anlamaya çalışmaz, gördüğümü, duyduğumu bilmez. Ben de söyleyemem ne olduğunu zaten. Sadece yargılanırım biraz, sonra hüzünle karışık tebessümüm gelir kendiliğinden. Ben o gün kendimden ve tüm insanlıktan utandım dostlarım. Biz şu sağlam halimizle, çalışmaktan, isyan etmekten ve daha fazlasını istemekten başka bir şey yapmıyoruz ve hala daha isyan ediyoruz. Diyorum ki; yazık... 

Fotoğraf: Antalya 2018


20 Ocak 2017 Cuma

Taksim'de Evsiz Kaldığım Gün

Yine bir film çekimlerindeyim, konuk oyuncu olarak. Taksim'de bir barda yapıyoruz çekimleri. Mert Fırat, Melisa Sözen var baş rollerde. Bu arada Mert Fırat olağanüstü bir adam, samimiyeti üst seviyede olan birisi. Çekimler tam iki gün sürdü. Önceki gün, yani çekimin ilk günü Mert ağbinin yanına giderek muhabbet etmek istedim, o da sağ olsun çok sıcakkanlı yaklaştı ve muhabbet ettik biraz, sağ olsun. Çekimlere ertesi günün gecesi devam ederken bir anda sete bir adam geldi, böyle üzeri gayet şık giyimli, hafiften kel bi adam ama ayakta duramıyordu. Galiba sarhoştu, neyse.. Adam figüran kadınlardan birisini kucakladı kaçırmaya çalıştı bi anda. Olay tam yanımda oluyordu. Set görevlilerinden birisi de yanımızdaydı, siz karışmayın demişti bana ama o görüntü karşısında kimse bir şey yapmıyordu, içerledim bende, sonra figüranlarla beraber 3 - 4 kişi adamın elinden kadını aldık ve adamı kovaladık orada. Çekimler devam ederken mola verdik bi ara. Sonra adamın gittiği yöne doğru gidip ne yapıyor diye bakmak istedim. Hemen aşağıdaki villanın bahçesinde çırılçıplak işeyerek bahçe etrafında bağırarak şarkı söylediğini gördüm ve içimden ulan deli diye gülümsedim. Neyse, saat gece 03:00 iken çekimler bitti ve set arabası beni alıp evime götürmek için geldi. Bende o sıralar Esenler'de oturan kuzenimin evinde kaldığım için durumu bildirdim ben gelemem dedim, anahtarım yok dedim. O saatte rahatsız etmek olmazdı, yakışık almazdı. Sonra bi arkadaş durumu duyup yanıma geldi, çocuğu tanımıyordum ama benim yaşlarımdaydı hemen hemen. Gel istersen, bu akşam bizde kal dedi. Ben de: Aa olur mu hiç, bu saatte rahatsız etmeyeyim dedim. Yok, ne rahatsızlığı sorun olmaz dedi, gidelim dedi. Ben de olur dedim. Gittik, sağ olsun kendi yatağını bana verdi, istersen duş al filan dedi ama ben istemedim, zaten misafirsin, gece kalıp gideceksin, hiç rahatsızlık verme dedim kendi kendime. Rahat rahat uyudum o gece, sağ olsun. İsmini dahi hala hatırlamıyorum. En son 2016 yazında Kadıköy/Bostancı'ya taşınmıştım. O sıralarda Mecidiyeköy'de bulundum bir gün. Sevinç simit sarayında oturup çay içtim yine bir başıma, her daim. Alt katta oturuyordum, telefonumun şarjı bitti ve priz bulabilme ümidi ile üst kata çıktım. Balkona doğru ilerledim belki orada priz vardır diye. Sonra birisi bana ''Uğur!" diye seslendi. Bu arada bana Uğur demeleri; Sosyal medya hesaplarımda kendimi gizlediğim zamanlarda ismimi Uğur olarak kullanıyordum ve sosyal medyada Uğur olarak tanıyorlardı beni. O zamanlar kimsenin kim olduğunu bilmesini istemiyordum. Uğur diye seslenildiğini duyunca doğal olarak dönüp baktım. Bi baktım Mustafa ağbim, Mustafa Akbulut. Sosyal medyadan tanıdığım oyuncu ağabeyim. Oturduk beraber bayağı. Çay - sigara - muhabbet üçlüsünü kurup muhabbet ettik. Yanında bir de arkadaşı vardı, ismini tam olarak hatırlamıyorum. Muhabbet esnasında karşımdaki masada bi çocuk gördüm, benim yaşlarımda. Bi yerden gözüm ısırıyordu ama kim olduğunu bir türlü çıkartamıyordum. Sonra sonra hatırladım. İki yıl önce beni Taksim'de bir başıma bırakmayıp evine misafir eden oyuncu çocuktu bu. Durumu Mustafa ağbime anlattım. O da git istersen yanına dedi. Ben de yok dedim, şimdi yanında başkaları var, yakışık almaz dedim. Biraz daha muhabbet ettikten sonra metroya binip gittim ben. Bana mı tevafuk etti bilmiyorum, gideceğim istasyonun yarısında metro arıza verdi ve o durakta indirdiler bizi. Ben de panik yaptım tabi, panik atak hastası olduğum için. Metrodan çıkıp dışarıda insanlara yer soruyordum nasıl gidebilirim diye. En sonunda buldum bi otobüs ve binip gittim, atağım da geçmiş oldu bu sayede. Teşekkürler beni o gece evinde misafir eden isimsiz arkadaşım, teşekkürler Mustafa ağabeyim, teşekkürler benim yazdığım bu hikayeleri canı gönülden takip eden okurlarım. Hepinizi öpüyorum, iyi günler dilerim. Tabi, eğer böyle bir şey mümkünse...

28 Aralık 2016 Çarşamba

Kayseri Gezisi Sırasında Yaşadığım Komik Olay

Merhaba, öncelikle kendimi tanıtmak isterim. Ben yıllar önce kalp hastası olduğunu bilerek bunu herkesten gizleyen ve bu hastalıkla yaşamayı kabullenmiş bir adamım. Ve son dört yıl içerisinde on iki şehir gezdim. Bu gezilerimde tanıştığım insanlar ve yaşadığım ilginç olayları bir kitapta topladım. İsmi Yalnız Adamın Günlüğü. Bu blog adresimi açmamda emeği olan @tugçe'ye teşekkür ederim. Olay geçen kış Kayseri'de geçiyor. Kasım 2015 gibi Kayseri'de bulundum. İlk gittiğim zamanlar hava biraz güzel görünüyordu. Ve orada kalmaya karar verdim. Zaten daha önce orada arkadaşlarım olmuştu. Onların da yardımı ile Kayseri'ye yerleştim ve bir iş buldum. Aralık 15'te havalar çok soğumaya başladı ve hemen ertesi gün kar yağdı. Birkaç gün sonra da hasta olup Kayseri devlet hasta hanesine gittim. https://www.facebook.com/yalnizadamingunlugu Gözümden problemim vardı ve göz doktorunun olduğu bölüme gittim, oranın çok kalabalık olduğunu görünce; ''bu sıra bana gelene kadar sabah olur'' diye çıktım oradan. Hasta hanenin önündeki kantinden çay alıp, çay sigara yaptım. O anda şiddetli bir kar yağışı başladı, sulu kar. Benimde ev anahtarının kopyasını çıkartmam gerekiyordu ama anahtarcı nerede onu bilmiyordum. Hasta hane merkeze yakın olduğu için, merkeze yürümeye başladım. Sulu ve hızlı yağan kara karşı kafamı eğdim öyle gidiyordum hızlı hızlı. O hızda giderken bir anda kafamı bir yere çarptım ve kafam geriye, ayaklarım kayıp ileriye doğru havada asılı kaldım gibi hissettim ve şiddetli bir şekilde toto üzerine düştüm. Başımı kaldıramıyordum burnumu tutmaktan, tam burnumun ortasını çarmıştım. Allah'tan burnumu çarpmıştım, göz hastası iken gözümü çarpmak çok kötü olurdu, kör kalabilirdim. Neyse... Burnumu tutarak başımı kaldırıp etrafa bakmaya çalıştım ama nafile, her şey dönüyordu sanki, bir an bulanık bi ses duyarak irkildim. Birisi yanıma gelmiş bir şeyin var mı diyordu. Kollarımdan tutup kaldırdı beni ve bir dükkana soktu. Orada kendime geldim ve bir şeyin var mı dedi. Ben de ayna var mı diye sordum direkt. Burnumu çarpmıştım ve kanıyordu... Aynaya baktıktan sonra adamdan yarabandı istedim. Adam yarabandını verdi ve aynaya bakarak burnuma bantladım. Ne oldu ya ben nereye çarptım dedim adama. Dükkanın tentesine çarptın dedi, o anı gördüm bağırdım ama duymadın, çok hızlı gidiyordun çarpman kaçınılmazdı dedi. Biraz oturup kendime geldim ve çıkarken adam yarabandının parasını istedi. Şuna bak ya, tenteyi o kadar aşağıya indiriyor ve bi de yarabandı parası alıyor. Hem suçlu hem güçlü. Parayı verip çıktım dükkandan ve yürümeye başladım, anahtarcıyı bi ileri bi geri giderek buldum, aynı cadde üzerinde meğerse defalarca önünden geçmişim. Ama nafile... Görmemişim... Devamını Yalnız Adamın Günlüğü isimli kitabımın devam serisinde daha detaylı anlatacağım. İlk seriyi okumak için linkten sipariş verebilirsiniz; http://www.kitapyurdu.com/kitap/yalniz-adamin-gunlugu/389090.html Teşekkür ederim, mutlu akşamlar dilerim. Ben Bay Hiçkimse... Yeni bir hikayemde görüşmek üzere.