5 Nisan 2024 Cuma

Kızılderililer ve Amerikalılar

 

2022 Yılı, Mart Ayı – Beykoz Devlet Hastanesi

 

“Psikolojik destek alıyorum. Doktorun yanından çıktım, bir banka oturdum ve bir sigara yaktım. Sigaramı içerken, ne olacak şimdi, diye düşünüyordum. Sigaram bitti, yanan külünü elimle ovuşturarak yere bıraktım, boşalan izmariti de çöpe atıyordum. Tam çöpe bırakırken kafamı kaldırdım ve gözlerim karşıya ilişti. Elli metre ötemdeydin. Hastanede gördüm yani seni, iki saniyecik. İşte, dedim, evet. Sahile kadar takip ettim seni. Önce hastanenin içinde biraz dolandın, yabancı olduğun çok belliydi. Sonra sanırım otobüs duraklarına doğru yürümek için hastanenin içinden yürümeye başladın. Acilin önünde bir kamyon gördün, üzerinde Beykoz Belediyesi yazıyordu. Biraz durdun ve uzaktan gözlemledin. İçerideki iki farklı kazandan kepçeyle bardaklara boşaltılıp insanlara bir şeyler veriliyordu. Ne olduğunu merak ettin ve oraya yaklaştın. Çünkü her şeyi merak eder ve öğrenmek istersin. Adama yaklaştın ve pardon, ne veriyorsunuz? Beykoz Belediyesi adına çay ve çorba. Ücretli mi? Hayır. Bir bardak çorba alabilir miyim? Çorbanı aldın ve her şeyden vazgeçip sahile doğru yürümeye başladın. Bir anda. Yürürken birisine sahili sordun. Dört yüz metre kadar yürüdükten sonra da bu minik tepeye gelip oturdun. Çünkü normal bir sahil senin ilgini çekmezdi. Daima en tepeye oturmak istersin.”

                Yanıma geldiğinde, oturduğum o minik tepede, yanıma sessizce gelip oturduğunda ilk şu cümleyle sahneye giriş yapmıştı: Siz gezginleri nerede görsem tanırım, yürüyüşünüz hep aynı. Kısa bir süre sustuktan sonra hikâyesini uzun uzun anlatmaya başlamıştı. Nişanlıyken annesi hastalanmış ve yatağa bağlı kalmak zorunda kalmış. Diğer kardeşleri annesinin bakımını üstlenmeyince o bakmak istemiş ve eşine evlenince annesine bakmak istediğini, onun da onlarla kalması gerektiğini ve bu sebepten de çalışmak istemediğini anlatmış. Tabii kıyamet kopmuş, bir süre konuşmamışlar. Sonra çocuk gelip özür dilemiş ve ardından da onu çalışmaya ikna etmeye çalışmış. Kız kabul etmeyince de çocuk arkasına hiç bakmadan çekip gitmiş. Ne yani, bunun için mi terk etti seni? Evet, beş yıldır birlikte olduğum o adam, beş yılda tüketmişti beni. Hiçbir şey istememiştim oysa, dedi. Sadece beni anlamasını, bir kalbi ve ruhu olduğunu hissetmeyi istemiştim, sadece o an, bir kerecik. İnsanın ruhunun olduğunu düşünen bir zavallıydım. On saniye kadar sustu, sonrasında derin bir nefes aldı. Ayağa kalktı ve bana baktı.

                “Muhtemelen tekrar karşılaşmayacağız. Özür dilerim, birilerine derdimi anlatmak zorundaydım. Tanıdığım birilerininse beni anlayabileceğine pek olanak vermedim. Sonuç olarak kaç tanesi böyle bir olay yaşamıştı ki? Bu hikâye sende kalır mı bilemem, kim olduğunu bilmediğim gibi. Ruhumu rahatlattığın ve içimdeki canavarı bir nebze de olsa sakinleştirdiğin için teşekkür ederim.”

     Gitmeden ona kısa bir hikâye anlatmak istediğimi söyledim. Ekşi Sözlük’te okumuştum. Modern İnsanın En Büyük Problemi isimli başlığın altına şöyle kısa bir hikâye yazmıştı yazar: Bir gün Kızılderililer ve Amerikalılar vadide yürüyorlarmış. Kızılderililer aniden durmuş ve yere çömmüşler. Bunu gören Amerikalılar şaşırmış ve şu soruyu sormuşlar: Ne oldu, neden durduk? Kızılderililerse şöyle cevap vermişler: Çok hızlı gittik, ruhlarımız geride kaldı. Gülümsedi, önüne döndü ve yoluna devam etti, kendi yoluna; kim olduğunu bilmediğim ve belki de bir daha görmeyeceğim bu yabancı. Bu hikâyenin bana geliş amacını düşündüm bir süre, sonra bıraktım, bunu düşünmeyi. Ama belki de bir arkadaşımın bir gün bana dediği gibidir: Sen hikâyelere gitmiyorsun, onlar senin ayağına geliyorlar. Bence hayat seni yazmak için yaşatıyor, hayattaki amacın bu. 


Fotoğraf: Antalya/Kaleiçi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder