Benliğimi aramak için yıllar önce evimi terk ettim. Farklı şehirlerde yaşadım, iki defa üniversiteyi bıraktım ve iki kitap yazdım. Gittiğim şehirlerde gördüğüm yerler, tanıştığım insanlar, ilginç yaşamlar, bir de rüyalarım ve yazdığım hikayeler.. Kendimi nasıl arayışa sürüklediğimi, nelerden kaçtığımı, nelere sığındığımı, beni bir türlü büyütemeyen şeyleri yazacağım... 25 Kasım 2018'de Ankara'ya yerleştim yeni kitabımı yazmak için. Ve kendi halimde bir yaşam sürüyorum gözden uzakta, kimsesiz...
13 Haziran 2019 Perşembe
Yolculuk
O gece hiç uyumamıştı. Saat sabah 05.00 idi, uykusu da yoktu. Bir buçuk saat sonra otobüsü vardı, nedense otostopla yola çıkmaktan son anda vazgeçti. Tahtalardan yapılmış, eski, tekerlekli masanın üzerinde, geceden kalma tabaktaki iki adet baklavaya gitti gözü, Betül yapmıştı bunu kendi elleriyle. Baklavalardan bir tanesini kahvaltı niyetine ağzına attı ayağa kalktığında. Daha ağzındaki baklavayı çiğnemesi bitmeden masanın üzerinde duran sigara paketine uzandı, paketin kapağını açtı, içerisinden bir tek çıkartıp; masanın üzerinde duran açık yeşil renkli çakmağıyla sigarasını yaktı. Paketi ve çakmağı masanın üzerine fırlattı. C şeklinde duran mavi renkli, pofuduk koltukların sol arasından yürüyerek cama doğru gitti, tüm gün camı kapatmamıştı. Camdan dışarıya kafasını uzattı, önce sol tarafa baktı, yine o sinema binasını gördü, manzarayı kapattığı için önce ona küfretti ağzında sigarasıyla. Sonra sağ tarafa baktı, kafasını eğdi ve caddeye baktı, bomboştu. ''Oysa bugün bayram, tüm mekanlar bu saate kadar açık olmalıydı, bazı insanlar için bayram yoktur'' dedi içinden. Ağzında külü iyice uzamış sigarası, uzun saçları ve dağılmış vaziyette, üzerinde pembe sıfır kollu, gözleri hafif puslu, sarı-turuncu-beyaz kalın çizgili deniz şortu ile arkasını döndü, yaklaşık on metre ötede duran, antreye çıkan kapıya takıldı gözü. Ağzından sigarasını aldı, kapıya doğru sallana sallana yürüdü. Kapıyı açtı, sağ karşısında duran mutfağa yürüdü, bitmeye yakın olan sigarasını ağzına tekrar aldı, bulaşıklarını yıkadı, su ısıttı ısıtıcıda, kendine bir kahve demledi ve onu krem rengi üst taraftaki dolaptan çıkardığı mor renkli, eski bir dostunun isminin yazdığı termosa kapağını açmak suretiyle frenchpressten doldurdu, kapağını kapattı, french pressi yıkadı ve mutfaktan çıktı. Sol tarafındaki odasına yürüdü, tüm gün boyunca hiç uğramamıştı odasına. Sol eliyle kapıyı açtı, içeriye baktı, çok dağınıktı, her yer, her yerde... Günlükleri sol tarafındaki kahverengi masanın üzerinde dağınık vaziyetteydi, pek tabii kitapları da, yıkanmamış kahve fincanı, yazılmış küçük notlar ve papatyalar... Duvarda asılı Eyfel kulesi resmi, onun yan taraflarında duvarlara yapıştırılmış küçük notlar... Sağ tarafındaki Sait Faik ve Orhan Veli posterine baktı, gülümsüyorlardı. Sigarası sönmüştü ağzında, bilgisayar masasının sol tarafındaki balkona yürüdü, kapıyı açtı, dışarı çıktı ve sağ tarafındaki masada, üzerinde Kapadokya kabartmaları olan küllüğünde sönmüş izmaritini bıraktı, geri döndü ve odaya girdi. Sol çaprazındaki krem rengi dolaptan kamp çantasını çıkardı -70lt.- İçerisine ihtiyacı olacak kadar eşya aldı. Bir kitap, bir defter, birkaç kalem, şort ve kot pantolon. Kendisi üzerine lacivert eşofmanını giydi, pembe tişörtünü, bugün... Bayramdı... Çantasını taktı sırtına, kemerleri bağladı, anahtarını kontrol etti, odasının kapısını kapattı, mutfağa yürüdü, termosu sol eline aldı, arkasını döndü ve evin çıkış kapısına yöneldi. Ayakkabılarını giydi, kapıyı açtı, son kez bakıyormuş gibi dönüp baktı evine, dışarıya çıktı ve kapıyı kapattı. Üçüncü katın merdivenlerinden usul usul aşağıya indi, kulaklıklarını taktı, binanın kapısını açtı ve caddeye çıktı. Meşrutiyet caddesine doğru yürüdü. Caddeye doğru geldi, sola dönüp Atatürk Bulvarı'na indi Meşrutiyet'ten. Durdu yolun ortasında, cebinden sigara paketini çıkardı ve kibritiyle onu yaktı, hemen sol tarafındaki gece lambasına bağlı çöp poşetine yanmış kibrit tanesini attı. Derin bir nefes aldı, yürümeye devam etti. Metro istasyonuna geldiğinde sigarasını bitirip, sağ taraftaki çöpe izmaritini attı. İstasyona doğru merdivenlerden indi, cebini yokladı, kimliği yoktu, telaşa kapılmadı. İnsanların ona verdiği kimliklere inanmıyordu. ''Düzen için bu gerekli'' diyen arkadaşlarına; ''Hangi düzen, hani şu bizi köleleştiren ve çalışmaya mecbur bırakan, çalıştığımız paranın da hepsini bir şekilde bizden alan düzen mi?'' diye cevap verdi her defasında. Muhalifti, düzene... Zaten pek de arkadaşı yoktu. AŞTİ'de indi metrodan, yukarı çıktı, otobüs firmasından biletini aldı, perona doğru yürüdü. Otobüsü beklemeye başladı, saat 06.30 idi otobüs saati ve otobüs gelmemişti. Tam bir saat boyunca o kalabalıkta onu bekledi, etrafı gözlemledi, insanları, otobüsleri, gelenleri ve gidenleri... Bu gürültünün, bu hengamenin ortasında yalnız olduğunu düşündü, köleydi... Ve Uğur, tüm bunlara katlanamıyordu... Otobüs geldi, çantasını teslim etti muavine ve otobüse binip, cam kenarı koltuğuna oturdu. Manevi olarak hiç başlayamayan, psikolojik olarak da arafta kalmış bir yolculuk onu bekliyordu tüm hayatı boyunca. Bir şekilde kendisine bu düzenden bağımsız bir yaşam kurmalıydı, tüm düşüncesi bu yöndeydi. Otobüs hareket etti, otobüsün camını sevdi, suskundu, susmuştu. ''Her şey düzelecek.'' dedi kendi kendine... Bir gün her şey düzelecek...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder