21 Kasım 2021 Pazar

Diyalog

        


        “Bu sahil, çok cezbediyor beni, farklı bir havası var, böyle… Nasıl anlatsam? He, gözlük gibi, camlar kirli olunca farklı görüyorsun, camı silince çok farklı…”

“Geldin mi daha önce buraya?”

“Hayır.”

“Bilge ne der biliyor musun?” -gülümsüyor-

“Ah -kafasını aşağıya eğdi- Yine mi?”

“Ondan kaçış yook...” 

“Yine ne demiş?”

“Hayata pencerelerin ardından bakmanın ne kadar zor olduğunu gözlük kullananlar iyi bilirler.”

     Durdu, önce boşluğa, sonra ona baktı. Ağzı açık, düşünüyor. Yoluna devam etmeye başladı.

“Çok derin. Ne anlayabileceğimi kestiremedim şu an, uzun uzun düşünmem lâzım.”

“Düşünmene gerek yok aslında, az önce senin dediğinin bulanık hâli. Sadece sen daha açık ve net şekilde söyledin.”

“Öyle mi? Kafamın içinde şu an Pembe Panjurlu Evler var.”

“O ne alaka?”

“Yani böyle her şey karışık, kimin kim olduğu bilinmiyor, her şey gerçek mi yoksa ben gibi hayâl mi? Yoksa bir Manga klibinde mi oynuyorum? Bukowski gibi avare ya da Thoreau gibi natüralist miyim? Yoksa Dovlatov kadar eğlenceli bir adam mı? Kerouac gibi gezgin mi? Salah Birsel’in gözlemcisi kadar iyi gözlem mi yapıyorum? Tüm bu yaşadıklarım gözlemlerimden bir alıntı mı? Yoksa Paul amcanın hayali bir karakteri miyim? Bilmiyorum.”

“İyi misin?”

“Ah… Öyle iyiyim ki, sorma gitsin.”

     Kafa salladı. Yürümeye devam ediyorlar. Az ileride sahile yakın yerde, denizin içinde, kazığa oturtulmuş ve tel örgüden yapılmış düşünen adam heykelini görüyor ve duraksıyor. Uzun uzun onu inceledikten sonra karşısındakine dönüyor.

“Bu heykel insana kafayı sıyırttırır. Tamam, insanların düşünebilmeleri için iyi bir yöntem ama tam manasıyla yalnızlığı temsil ediyor, karamsarlık görüyorum. Bu, gezip görmeyen insan gibi karamsar.”

“Okumayan insan gibi değil mi yani?”

“Hadi dostum, insanı geliştiren şey okumak değildir. Pardon, okumak da etkilidir fakat gezip gördükçe daha çok gelişir ve farkındalığı artar insanın.”

“Çünkü görsel hafızası güçlenir, olayları ve mekanları iyi analiz etmesini sağlar.”

“Kesinlikle ve bu heykel bir suç.”

“Neden suç?”

“Düşünmeyi ve yalnızlığı sevmeyen; topluluk, din, para ve popülaritenin önemli olduğu ülkemizde suç. Çünkü insanlarımız beyinlerini evden çıkarken evde bırakıyorlar ve topluma karışıyorlar. Bu heykeli birilerinin anlayacağını pek düşünmüyorum.”

     Yürümeye devam ediyorlar. Karşısındaki lafa atlıyor.

        “Halâ çok utangaç bir insan mısın?”

“Evet, bu huyumu seviyorum. Gereksiz muhabbetlere bu sayede katılmıyor ve kendi hâlimde takılıyorum. Herkesle samimiyet kurmuyorum ve bu bana olumlu yansıyor.”

“Her seferinde olaylara güzel yanından bakmaya çalışıyorum, olmuyor.”

“Çalışırsan, olmaz. Hayatım bana ne öğretti biliyor musun? Net olmayı. Bir şeyi istiyorsam gidip onu almamı, istemiyorsam fırlatıp atmamı… Anadolu'da bir kelime vardır, "çöçeleme" derler. Altından kalkamayacağın bir işe girişip, uzun süre onunla vakit kaybettiğinde, çöçeleme artık derler.”

        "Yeni bilgi."

     Arabanın olduğu yöne doğru yürümeye başladılar. 

        “Bu tarafları seviyorum. Taşınmak da istiyorum ama içimden gelmiyor, yani şu anlık gelmiyor.”

“Neden? Buralar güzel aslında.”

“Hani insana bir his gelir ve der ki, git. Bende şu an o his yok.”

“Hislerle hareket etmen ne kadar doğru?”

“Mantıkla aram pek yok, plan yok. Sadece o an yapmam gereken şeyi yapmam gerektiğini düşünürüm.”

“Gelecek adına…”

“Az sonrasını bilmediğim bir hayatı kurgulayamam.”

“Senin hayatın.”

“Kısa bir hikâye anlatayım mı?”

“Olur.”

“Edebiyat öğretmeni bir arkadaşım vardı. Yok, böyle değil. Şöyle olacak, kırk beş yaşında bir edebiyat öğretmeni arkadaşım vardı. Böyle edebiyat hakkında birileriyle konuşurken ağzım açık dinlediğim ender insanlardandır. Bilgisi ve tavrı çok net ve keskindir. Uzaktan baktığında ne ve kim olduğunu az çok kestirirsin.”

“Kırk beş yaşında arkadaşım dedin, doğru mu duydum?”

“He, şey… Yaşıtım arkadaşım neredeyse yok diyebilirim. Ya benden çok küçükler ya da çok büyük, düşünsel olarak da büyük. Onlarla büyük denizde boğulmak beni mutlu ediyor. Ve hayatım boyunca kendimi alıştırdığım şeylerden birisi de şudur, tatlıyı ve tuzluyu sevmemem. Hayatımda da bu hep böyle oldu, orta yolu bulmayı beceremeyen insanlarla yıldızım hiç barışmadı.”

“Neden peki?”

“Yani bunu şöyle açıklayabilirim, yaşıtım arkadaşlarımın genel anlamda bir hedefleri ve yaşamak için amaçları yoktu.” 

“Bence hedef tamamen saçmalıktır, bence insan kendine hedef koyduğunu değil de istediğini yapmalı. Yani bu konuda kendini mecbur hissetmemeli. Meselâ bir ara bağlama derslerine başladım, bu benim çocukluğumdan beridir hayâlimdi. Çok istiyordum bağlama çalmayı ve kendimi buna mecbur hissediyordum. Sonra ne oldu biliyor musun? Aslında o kadar da çok istemediğimi fark ettim ve dersleri bıraktım, bağlamayı da sattım. Pişman değilim. Çünkü o an istemiyordum ve yapmadım, bu kadar basitti her şey.”

“Evet, işte insanlara anlatmak istediğim şeylerden birisi de bu; ya varsındır ya yoksundur, ya yaşıyorsundur ya ölmüşsündür, ya evet ya da hayır. Çok basit.”  

“Az önce orta yoldan bahsettin, öyle demiyordun.”

“Orada orta yoldan kastettiğim şey bu değildi. Felsefi bir orta yoldu, bu bahsettiğimse psikolojik bir orta yol. Felsefi orta yol aslında şu, kararsızlık… Kararsız insanları pek sevdiğim söylenemez. İnsan fikir sahibi olmalı, bir tercih sunduğunda tavrı net ve basit olmalı. Ya evet ya da hayır gibi… Seni de kendisiyle birlikte bilinmezliklere sürükleyip ruhuna ızdırap çektirmemeli, akrep kuyruğunu senin götüne takmamalı, seni zehirlememeli.”

“Şimdi anladım. Aynı noktaya mı geliyoruz?”

“Elbette, mecburiyetler özgürlük alanımızı kısıtlayan şeylerdir.”

“Peki, kendinden küçük ya da büyük insanların yaşıtlarından farkı neydi?”

“Kendi yaşıtlarım artık kendilerini sadece evliliğe ve düzenli bir hayata adamışken, benden küçük olanların -düşünme ve sorgulama evresinde olanların- daima bana yeni fikirler kattığını fark ettim. Büyük olanlarınsa bana saygı duyduklarını fark ettim. Çünkü onlar da aynı aşamalardan geçmiş, kimisi istediğini elde etmiş, kimisi de edememişti. Yalnız her iki kısmın da aynı olmasının özelliği şu, yapamayanlar destek oluyor, biz yapamadık bari sen yap, diyorlar; yapanlarsa bana çok büyük örnekler teşkil ediyorlardı. Ben de benden sonra gelenlere örnek teşkil edecektim. Yaşıtlarımsa dalga geçiyorlardı.”

“Eğer böyle insanlar giriyorsa hayatına, yaşadığını sık sık fark ediyorsun demektir.”

“Ben, beni bir köpek gibi fırlattıkları bu hayata âşık oldum, sokaklara, oradaki bilinmeyen; bedeni ve ruhu hayalet olan insanlara âşık oldum. Bunlar benim mutluluğumu oluşturan temel unsurlar oldu.”

“Bir şarkıda şöyle der; ‘Varoluşumun altı kaybolan bir yol.”

“Böyle işte, sevgili dostum. Arabaya geldik.”

“Nereye bırakayım seni?”

“Arayayım arkadaşı.”




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder