Geçen gün şöyle bir manzaraya denk geldim; Camdan dışarıya bakıyordum her zamanki gibi -bilirsiniz dostlarım, gözlem yapmayı fazlasıyla severim- yaşlı bir kadın elinde bastonuyla ağır ağır yürüyor yolda. Beni fark etti ya da her zaman o pencereden ona baktığımı fark ettiği için bana bakmıştı, bilmiyorum. Gülümsedi bana ve yoluna devam etti. Ben de tanıyorum bu kadını elbet, zaten civarda beni tanımayan evsiz sayısı çok azdır. Kadının üzerinde her zamanki standart elbiseler; pembe bir bluz, siyah ve eski bir etek, kirlenmiş siyah saçlar... Elinde muhtemelen yine çöplerden topladığı yiyecek poşetindeki yiyecekler. Kadın yoluna devam ederken hemen arkasında yürüyen baba ve oğulu fark etmem uzun sürmedi. Çocuğun babasının elini bırakıp, koşarak kadının yanından geçtiği anı gördüm. Ağır çekim bir şekilde... O an her şey durdu, evren, zaman, insanlar, sadece o yaşlı kadın ve çocuk vardı gözümün önünde. Ciğerim beş paralık oldu, kalbim hızlı hızlı bedenimden uzaklaşmaya başladı, düşüncelerim beni çıldırttı. Geldiik, gördük ve gidiyoruz ya da şöyle mi demeliyim, doğduk, büyüdük ve ölüyoruz...

aslında olayın tam açıklaması: Doğduk ve ölmeye başladık. dünyaya gözlerimizi açtığımız o ilk andan itibaren, önümüze konulmuş maksimum 60-70 yıllık o süre bizim yaşam değil ölüm hikâyemizdir. bu yüzden nasıl yaşadığımızdan çok nasıl öldüğümüz önemlidir. insanoğlunun sahip olabileceği en büyük ve derin bilinç de budur: INSAN ÖLMEKTEDİR. her gün. her dakika. her saniye... bu yüzden yine sahip olabilecegimiz en büyük ve tek sermaye ZAMANdır.
YanıtlaSilkısacası efendim; ne kadar güzel ölürsek o kadar iyi :)))