18 Şubat 2019 Pazartesi

Pembe Panjurlu Evler

     Üzerimize bir ordu dolusu adam geliyor ve ben ellerimi bağlamış, dizlerimin üzerine çökmüştüm. Kafamı yere eğdim, ellerimi arkamda birleştirdim. Hızlı bir şekilde, bir ayak yüzüme doğru geldi ve yüzüme sert bir tekme attı. Sadece  gölgesini görebildim.
     Sonra uyandım. Rüyaymış, oh be dedim kendi kendime. Yatağımın hemen karşısındaki aynaya takıldı gözüm. Gözlerimi büyük bir şaşkınlıkla açtım, ''aman Tanrım!'' dedim, kel kalmıştım. Ellerim kafamda ve parlayan kafamı okşuyordum. Oha, bir de bıyığım  vardı. Hiç yakışmamıştı bana. Sonra camdan dışarıya baktım, uçan arabalar filan vardı. Kafayı yemiştim sonunda. Odamdaki aynaya dönüp koştum ve bir kafa attım, aynanın kırılma sesi ve kafamdan akan kanın sessiz sedasız beni terk etmesiyle bayıldım. Kan ter içinde ve nefesimin sanki geri kalanının hepsini aynı anda verirmişçesine yeniden uyandım ve hemen aynaya koştum. Her şey yerli yerindeydi. Saçlarım... Sevdim onları. Sonra John geldi aklıma. Yatağıma oturdum ve hemen yatağın sol tarafında bulunan mini buz dolabımdan limonlu soda çıkardım... ''Vay aq...'' Üzülüyordum. John'a, diğer adını bilmediğim adamlara... Yatağımın yanındaki komodinin üzerinde duran sigara paketimden bir dal çıkarttım ve kibritimle onu yaktım. Sessizdim, mutsuz gibi. Mutsuz değildim, sadece sessizdim. İnsanlar hep sessiz olanları mutsuz zannediyorlar. Neden ki? Saate baktım, sigaramı bitirip, üzerimi değişip, evden çıktım. Kulaklıklarımı taktım ve beni biraz hareketlendirmesi için Tom Jones'un seslendirdiği Not Responsible isimli parçayı açtım. Eğlenmeye ihtiyacım vardı ve ben öğlenin 12.00'ında işe gidiyordum. Ben kesinlikle parayı kazandığımıza inanmıyordum. Para olmadan neden yaşayamıyoruz ki? Neden çalışmak ve bir şeylere  bağlı olmak zorundayız? Hayır hayır, kesinlikle parayı kazanmıyoruz. Para, kapitalist düzenin, onları zengin etmemiz ve dünyayı sömürmelerine yardım etmemiz için bize verilen bir ödüldü. Ve bizler evrenin en ahmak canlılarıydık, onlara iyi birer köle olduğumuz için! Pazar pazarının kenarında durmuş, Kızılay dolmuşunu bekliyordum. Bir sigara daha yaktım. Dolmuş geldi ve ben dolmuşa bindim. Cebimden  çıkardığım bozuk para cüzdanımın fermuarını açıp, elime üç lira düşürdüm ve bir öğrenci dedim. Öğrenci olayı yoktu dolmuşta. Bugün Cumartesi, muhtemelen en kalabalık gün. Hafta sonları bir kafede çalışıyordum ve bilirsiniz dostlarım, hafta içi de okul... Aynı kara düzen... Alt dudağımı öne doğru ittim otururken ve dışarıyı gözlemlemeye başladım. Aklımdan; ''İnsan yaşamayı istemek isteyince neden terk edilir ki insanlar tarafından?'' sorusu geçti. Ve Küçük Dostum yanımda belirdi.
- Çünkü hayallerin için hiçbir şey yapmıyorsun dostum.
     Ona döndüm.
- Daha ne yapmalıyım ki dostum?
- Yaşadığın yeri terk etmekle hayallerini gerçekleştiremezsin dostum!
     Kızdı bana.
- Beni hiçbir zaman anlamayacaksınız efendim.
     Sakindim.
- Ne o yine mi bir şehir terk edeceksiniz yoksa Yıldırım efendi!
- Ya sen niye bu kadar üzerime geliyorsun bugün? Nazım da kızgındı bana zaten.
      Nazım demişken.. Odamda asılı duran büyük boy Nazım posteri. Hep hüzünlü gelmiştir bana, çok mutluyken dahi... El kol hareketleri ile dikkat çekmiş olacağım ki, dolmuştakiler bana dik dik bakmaya ve aralarında fısır fısır bir şeyler konuşmaya başladılar. Tırsmıştım... Geri kafamı çevirdiğimde  Küçük Dostum gitmişti. ''Amaaann'' dedim, elimi havaya kaldırıp sallayarak. Kızılay'a gelmiştik,dolmuştan indim, inerken fark ettim ki tuvalet terlikleriyle çıkmıştım dışarıya. Olsun, bu ilk değildi, daha önce Bağdat caddesinde çok yürümüştüm bu terliklerle. Kayseri'de, Zonguldak'ta, Samsun'da falan. Yine ''ammaaann'' diyerek bir sigara yaktım. Güvenpark'tan karşıya geçtim ve Yüksel caddesine çıktım. İş yerime doğru yürümeye başladım. Caddeyi sonlandırdım ve çalıştığım yere geldim. Kapıdan filan içeri girdim. Neyse, gelelim asıl hikayemize. Hikayeye göre adam yaşamayı seviyor, sürekli geziyor ve farklı şehirlerde yaşıyor. Biraz hüzünlü, biraz kederli, biraz benlikli. İçmeyi seviyor, sodayı. Farklı insanlarla  tanışmayı, en çok da yalnız kalmayı... İki defa da üniversiteyi bırakmış. Kitaplar okuyor, yazıyor, hediye ediyor ve satıyor. Hayat bu  şekilde devam ederken... Karşısında mekanın müdürünü görüyor ve müdür imalı imalı önce onun ayaklarına ve sonra yüzüne bakıyor. Bir yüzüne bir de ayaklarına bakıyor ve ağzı kımıldıyor, kendince bir şeyler mırıldanıyor. Mızmızlanıyor Uğur ve istemeyerek, bir  de umursamayarak, aşağıya üzerini değişmeye iniyor.
- Günaydın Uğur bey.
     Yine imalı imalı arkamdan konuşuyordu. Ona döndüm ve:
- Gün aymadı be abi.
- Belli, yine tuvalet terlikleriyle gelmişsin. Hiç ayar mı senin gibi ayyaş için! Bu ne sürekli geç gelmeler...
     Sessizce güldüm ve aşağıya inmek için harekete geçtim. Göt barmen kısır kısır gülüyordu. Kısır kısır gülmek? Haha... Aşağıya doğru inerken kesildi müdürün sesi, barın arkasından barmene şöyle dedim el işaretleri ile, bik bik bik, vik vik vik. Göt  barmen yine güldü. Aşağıya inip, üzerimi değişiyordum, Leyla geldi yanıma. O narin sesiyle:
- Midir biy sini çiğiriyir.
     Kendimi tutamayıp güldüm. Bu ses, aman Tanrım.
- Bana mı özel, yoksa herkesi mi çağırıyor?
- Sanırım bu toplantı sana özel ama herkes için geçerli.
     Kafamı anlamsız biçimde hafifçe bir sağa bir de sola salladım.
- Üzerimi değişip geliyorum tatlım.
     Tatlım? Mekanda anlaştığım tek insan Leyla idi. Onu seviyordum. Ufacık, tefecik. Neyse, üzerimi değişip çıktım. Müdür ve diğer çalışanlar (Leyla hariç) imalı imalı bana baktılar. Müdür konuşmaya başladı, sağ elinin işaret parmağıyla beni göstererek:
- Bu kadar ciddiyetsiz insan istemiyorum.
     Yine gülmüştüm. Nerdeyse umursamadım ve kendimi aşarak, sağ elimi kaldırıp, baş parmağımla onu göstererek:
- Bu kadar ciddiyetsiz olmayacaksınız!
     Dedim ciddi bir ses tonuyla.
- Terbiyesiz!
     Dedi sert bir ses tonuyla, herkes güldü, ben... Kovuldum... Üzerimi değişmeye aşağıya indim. Leyla iki çay alıp yanıma geldi.
- Sana çay getirdim. Son çaylarımızı içelim mi?
     Ona sarıldım. Üzülmüştüm böyle deyişine. Seviyordum bu şahsı. Karakteri, benliği... Sarılınca, gözümden yaş gelmiş fark etmeden. Üzülmeyi becermeyi becerebilen insanlardan değildim, zaten ondan değil midir ki; benliğimden kaçmam? Onu bulmamaya özen göstermem? Gerçekleri biliyordum, daha fazlasını öğrenmek zoruma gidecekti, onu da biliyordum. Adam akıllı bir bok becermeyi bile beceremiyordum. Sarılmamız bitti. Bana baktı hüzünlü hüzünlü Leyla ve konuştu:
- Hadi çaylarımız soğumasın.
     Oturduk dikdörtgen, krem rengi masaya karşılıklı. Cebimden sigara paketimi çıkarttım. İçinden bir dal dışarı çıkartıp ona  uzattım. Kafamı kaldırıp ona şöyle dedim:
- Ben her sigara yaktığımda aklıma şu gelir; Acaba bugün ne olacak, yani bugün ne yaşayacağım? Böyle bir hayatım var. Hep bir şekilde boka sarıyor  her şey ve sürekli aksiyon... Neyse... Yak bir sigara. Sigarasını ve sigaramı yaktım. Sonra hüzünle karışık gülümsedik ikimizde.
      - Buradan çıktıktan sonra ne yapmayı düşünüyorsun?
     Biraz düşündüm, yine alt dudağımı öne ve üstteki dudağımın üzerine çıkartıp gözlerimle etrafı gözlemledim. Düşünürken hep böyle yapardım.
- Bilmiyorum. Yukarı çıkayım, sonra eve geçerim. Okula devam etmeye çalışacağım. Devam edemezsem de... Yani, biliyorsun işte, hikaye başa saracak.
- Anladım.
- Peki, kendine iyi bak o zaman.
- You too...
- Hazırlık öğrencisi seni.
     Güldü ve sarıldı tekrar, sonra yukarı çıkıp paramı aldım ve sonra yolumu. Zihnimin derinliklerinde benimle sanki alay  eden bir şeyler vardı. Kaldıramıyordum bu kadar yükü ve tanrı bana yardım etmiyordu. O kadar dua ediyordum, yalvarıp, yakarıyordum ama sonuç hep daha kötü. Tanrı benim ömür boyu garsonluk yapmamı istiyor olamazdı. Güvenpark'tan dolmuşa bindim. Şoförün arkasındaki çiftli koltuğun cam kenarına oturup, şoföre beş lira uzatıp, ''bir öğrenci'' dedim. 100. Yıl'da indim, eve doğru yürümeye başladım, parkın karşısındaki büfeden iki bira aldım. Bunu ilk defa içecektim. Tadını çok beğenmiş ve daha sonra yıllar boyu bu Amerikan birasını içecektim.
     Eve girdim. Salona doğru ilerledim, salonun ortasından geçip odama yürüdüm. Kapıyı açar açmaz karşıma Kurt Cobain'in posteri çıktı. Şöyle yazıyordu posterin üzerinde: ''Olmadığım biri gibi davranıp sevilmektense, kendim olup nefret edilmeyi tercih ederim.'' Devamı ve başlangıcı yeni kitabımızda efenim! Fotoğraf: Fethiye/Muğla'da kamp yaptığım zamandan. 2017/Eylül

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder